ÖMER BİN HATTÂB; Eshâb-ı kirâmın en
büyüklerinden ve Peygamberimizin ikinci halîfesi.
Hulefâ-i Râşidînden ve Aşere-i mübeşşereden
yâni Cennetle müjdelenen on kişiden biridir. Hicretten
kırk sene önce Mekke’de doğdu. Dokuzuncu
dedesi olan Ka’b ’da soyu Peygamberimizin
(sallallahü aleyhi ve sellem) soyu ile birleşir. Babası
Hattâb Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinden,
annesi Hanteme binti Hişam Ebû Cehl’in kızkardeşiydi. Dâimâ re’yi isâbet ettiği, doğru söylediği
veya hakkı bâtıldan ayırdığı için “Fârûk” ismi
verildi. Künyesi Ebû Hafs’tır.
İslâmdan önceki Mekke toplumunda doğup
büyüyen hazret-i Ömer, soy kütüğü ilmini iyi bilirdi.
Gençliğinde ata biner ve güreş yapardı. Hicaz
bölgesinin o zaman en meşhur ve büyük panayırı
olan Ukaz Panayırında defâlarca güreşte
birinci oldu. Ayrıca hitâbetinin üstünlüğü ve ata
binmekteki mahâreti meşhur olmuştur. Eğere dokunmadan
ata binerdi. Sol elini sağ eli gibi iyi
kullanırdı. Çok heybetli, cesur ve çok kuvvetliydi.
Edebindan, hayâsından Resûlullah’ın huzûrunda
o kadar yavaş konuşurdu ki, Peygamberimiz
sallallahü aleyhi ve sellem; “Yüksek söyle yâ
Ömer, işitemiyorum.” buyururdu.
Peygamber efendimiz bir gün hazret-i Ömer ile
Ebû Cehl’in bir yerde oturup, gizli gizli bir şeyler
konuştuklarını gördü. O gece duâ edip; “Yâ Rabbî!
Bu İslâm dînini Ömer ile yâhut Ebû Cehl ile
kuvvetlendir.” dedi. Peygamber efendimizin duâsı
üzerine hazret-i Ömer Müslüman olmakla şereflendi.Hazret-i Ömer’in Müslüman olması: Bi’setin
yâni Resûlullah’a (sallallahü aleyhi ve sellem)
peygamber olduğunun bildirildiği günün altıncı
yılında, Resûlullah’ın amcası hazret-i Hamza îmâna
gelince, Müslümanlar çok kuvvetlendi. Çok
sevindiler. Bu iş Kureyş kâfirlerine güç geldi. İleri
gelenleri toplandılar. “Muhammed’in adamları
çoğalıyor. Bunu önlemeye çâre bulalım.” dediler.
Herbiri bir şey söyledi. Ebû Cehl; “Muhammed’i
öldürmekten başka çâre yoktur. Bunu yapana, şu
kadar deve, bu kadar da altın veririm.” dedi. Ömer
bin Hattâb yerinden fırladı. “Bu işi, Hattâboğlundan
başka yapacak yoktur.” dedi. Onu alkışladılar.
“Haydi Hattâboğlu! Görelim seni!” dediler. Kılıcını
çekerek yola düştü. Nuaym bin Abdullah’a
rastladı. Nuaym; “Bu şiddet, bu hiddetle nereye yâ
Ömer?” dedi. O da; “Millet arasına ikilik sokan,
kardeşi kardeşe düşman eden Muhammed’i öldürmeye
gidiyorum.” dedi. “Yâ Ömer! Güç bir
işe gidiyorsun. O’nun Eshâbı, çevresinde pervâne
gibi dolaşıyor. O’na bir şey olmasın diye titreşiyorlar.
O’na yaklaşmak çok zordur. O’nu öldürsen
bile Abdülmutaliboğullarmın elinden yakanı nasıl
kurtarabilirsin?” dedi. Onun bu sözlerine çok kızdı.
“Yoksa, sen de mi onlardan oldun? Önce senin
işini bitireyim.” diye, kılıcına sarıldı. “Yâ Ömer!
Beni bırak! Kardeşin Fâtıma ile zevci Saîd bin
Zeyd’e git ki, ikisi de Müslüman oldu.” dedi. Hazret-
i Ömer onların Müslüman olduğuna inanmadı.
Nuaym bin Abdullah’ın; “Eğer inanmazsan, git
sor! Anlarsın.” sözleri üzerine hızla kardeşinin
evine gitti. O anlarda Tâhâ sûresi yeni gelmiş, Saîd
ile Fâtıma, bunu yazdırıp, Habbâb bin Eret
adındaki sahâbîyi evlerine getirmiş, okuyorlardı.
Ömer bin Hattâb, kapıdan bunların sesini duydu.
Kapıyı sert bir şekilde çaldı. Onu, kılıç belinde kızgın
görünce yazıyı saklayıp Habbâb’ı gizlediler.
Sonra kapıyı açtılar. Hazret-i Ömer içeri girince;
“Ne okuyordunuz?” diye sordu. Saîd’in; “Bir şey
yok.” cevâbı üzerine daha da kızarak; “İşittiğim
doğruymuş. Siz de O’nun sihrine aldanmışsınız.”
dedi. Saîd’i yakasından tutup, yere attı. Fâtımabeyini kurtarmak isterken, onun yüzüne de öfkeyle
bir tokat indirdi. Fâtıma’nın burnundan kan
boşandı. Bunu gören Hazret-i Ömer, kardeşine
acıdı. Fâtıma îmân kuvvetiyle Allahü teâlâya sığınarak;
“Yâ Ömer! Niçin Allah’tan utanmazsın?
Ayetler ve mûcizelerle gönderdiği Peygambere
inanmazsın? İşte ben ve zevcim, Müslüman olmakla
şereflendik. Başımızı kessen bundan dönmeyiz.”
dedi ve kelime-i şehâdeti okudu. Hazreti
Ömer, yere oturdu. Yumuşak sesle; “Hele şu
okuduğunuz kitabı çıkarınız.” dedi. Fâtıma getirip
ona verdi. Hazret-i Ömer, güzel okuma bilirdi.
Tâhâ sûresini okumaya başladı. Kur’ân-ı kerîmin
fesâhatı, belâgatı, mânâları ve üstünlükleri kalbini
çok yumuşattı. “Göklerde ve yeryüzünde ve
bunların arasında ve toprağın altındaki şeyler
hep O’nundur.” meâlindeki âyeti okuyunca, derin
derin düşünceye daldı. “Yâ Fâtıma! Bu bitmez
tükenmez varlıklar, hep sizin taptığınız Allah’ın
mıdır?” dedi. Kardeşi; “Evet, öyle ya! Şüphe
mi var?” dedi. “Yâ Fâtımâ! Bizim bin beş yüz
kadar altından, gümüşten, tunçtan, taştan oymalı,
süslü heykellerimiz var. Hiçbirinin, yeryüzünde bir
şeyi yok!” diyerek, şaşkınlığı arttı. Biraz daha
okudu. “O’ndan başkasına tapılmaz, bel bağlanmaz.
Her şey, ancak O’ndan beklenir. En
güzel isimler O’nundur.” meâlindeki âyet-i kerîmeyi
düşündü. “Hakîkaten, ne kadar doğru.” dedi.
Habbâb bu sözü işitince, yerinden fırladı. Tekbir
getirdikten sonra; “Müjde yâ Ömer! Resûlullah
Allahü teâlâya duâ ederek; “Yâ Rabbî! Bu dîni,
Ebû Cehl ile yâhut Ömer ile kuvvetlendir.” buyurdu.
İşte bu devlet, bu saâdet sana nasîb oldu.”
dedi. Bu âyet-i kerîme ve bu duâ, hazret-i Ömer’in
kalbindeki düşmanlığı sildi, süpürdü. Hemen; “Resûlullah
nerede?” dedi. Kalbi, Resûlullah’ın sevgisiyle
yanmaya başladı. O gün, Resûl-i ekrem
Safâ Tepesi yanında, Erkam’ın evinde Eshâbına nasîhat
veriyordu. Eshâb-ı kirâm toplanmış, O’nun
nurlu cemâlini görmekle, tatlı tesirli sözlerini işitmekle
kalplerini cilâlıyor, rûhlarını ferahlatıyorlardı.
Sonsuz lezzet, zevk ve neşe içinde hâlden hâle
dönüyorlardı. Hazret-i Ömer’i buraya getirdiler.
Onun kılıçla geldiğini gören Eshâb-ı kirâm, Resûlullah’ın
etrâfını sardı. Hazret-i Hamza;
“Ömer’den çekinecek ne var, iyilikle geldiyse, hoş
geldi. Yoksa o kılıcını çekmeden, ben onun başını
yere düşürürüm.” derken, Resûlullah efendimiz;
“Yol verin, içeri gelsin!” buyurdu. Biri sağında,
biri solunda, ötekiler tetikte olarak içeri
girdi. Cebrâil aleyhisselâm daha önce hazret-i
Ömer’in îmân ettiğini, yolda olduğunu haber vermişti.
Resûlullah hazret-i Ömer’i tebessüm buyurarak
karşıladı ve; “Bırakınız, yanından ayrılınız!”
buyurdu. Bıraktılar. Resûlullah’ın önünde
diz çöktü. Resûlullah efendimiz, hazret-i Ömer’in
kolundan tutup; “îmâna gel yâ Ömer!” buyurdu.
0 da temiz kalple kelime-i şehâdeti söyledi. Eshâbı
kirâm, sevinçlerinden yüksek sesle tekbir getirdi.
O zamâna kadar îmân ettiklerini gizler, gizli ibâdet
ederlerdi. Hazret-i Hamza’nın ve üç gün sonra
da hazret-i Ömer’in Müslüman olması ile Müslümanlar
kuvvetlendi. Hazret-i Ömer; “Kardeşlerimiz
ne kadardır?” dedi. “Seninle kırk olduk.”
dediler. “Öyleyse, ne duruyoruz? Haydi çıkalım,
Harem-i şerîfe gidelim. Açıkça namaz kılalım!” dedi.
Resûlullah kabul buyurdu. Önde hazret-i Ömer,
sonra hazret-i Ali, ondan sonra Resûlullah, sağında
hazret-i Ebû Bekr, solunda hazret-i Hamza,
arkasında öteki Sahâbîler yürüyerek Harem-i şerîfe
gittiler. Kureyş’in ileri gelenleri, orada hazret-
1 Ömer’den müjde bekliyorlardı. Hazret-i Ömer’i
bütün Müslümanlarla berâber görünce; “Ömer
Muhammedîleri toplamış getiriyor.” dediler. Sevindiler.
Ebû Cehl, zekî, cin fikirli olduğundan, bu
gelişi beğenmedi. îleri varıp; “Yâ Ömer! Bu ne
hâl?” dedi. Hazret-i Ömer hiç aldırış etmeden;
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne Muhammeden
resûlullah.” dedi. Ebû Cehl, ne diyeceğini
şaşırdı. Dona kaldı. Hazret-i Ömer bunlaradönerek; “Beni bilen bilir. Bilmeyen bilsin ki,
Hattâboğlu Ömer’im. Karısını dul, çocuklarını
yetim bırakmak isteyen, yerinden kıpırdasın.” dedi.
Hepsi geriye çekilip dağıldılar. Ehl-i İslâm,
Harem-i şerifte saf olup, yüksek sesle tekbir aldı.
İlk olarak meydanda namaz kıldılar. Hazret-i Ömer,
0 günden sonra, dayısı Ebû Cehl’e ve kâfirlerin ileri
gelenlerine meydan okudu.
Hazret-i Ömer Müslüman olunca; “Ey Peygamberim!
Sana Allah ve müminlerden, senin
izinde gidenler yetişir.” meâlindeki Enfâl sûresi
altmış dördüncü âyeti indi.
Eshâb-ı kirâm Mekke’den Medine’ye hicret
ederken hazret-i Ömer silâhını kuşanarak açıkça
hicret etti. Medine’ye daha önce varıp Resûlullah
efendimizin teşrif etmekte olduğunu müjdeledi.
Kubâ’ya yerleşip, Peygamberimizi karşıladı. Hicretten
sonra Eshâb-ı kirâm arasında yapılan kardeşlikte,
hazret-i Ömer de, Utban ibni Mâlik ile
kardeşlik kurmuştu. Her gün biri nöbetleşe Resûlullah’in
huzûrunda bulunur, duyduklarını birbirlerine
naklederlerdi. Abdullah bin Zeyd bin S a’lebe
ve hazret-i Ömer rüyâda ezân okunmasını görüp
sevgili Peygamberimize söylediler. Resûlullah
efendimiz bunu beğenip namaz vakitleri girerken
okunmasını emir buyurdu.
Hazret-i Ömer, bütün savaşlarda bulundu. Bedir
ve Uhud savaşlarında devamlı Resûlullah’m yanında
yer aldı. Hendek Savaşında hendeğin önemli
bir yerini emrindeki askerlerle tuttu ve hücum
eden düşmana mâni oldu. Hayber’in fethinden
sonra askerler arasında taksim edilen arâziden
kendine düşen kısmı vakfetti. Bu ilk vakıflardan biri
oldu. Mekke’nin fethinde de bulundu. Mekke’nin
fethinden sonra yapılan Huneyn Savaşma
katıldı. Tebük Seferinde bütün malının yarısını
orduya verdi. Hendek Savaşından sonra Peygamber
efendimiz hazret-i Ömer’in kızı hazret-i Hafsâ
ile evlendi. Böylece Resûlullah’ın akrabâsı olmakla
şereflendi. Vedâ Haccında da bulunan hazret-
i Ömer, Resûlullah’ın vefâtından sonra hazret-
i Ebû Bekr’e devamlı yardımcı oldu.
Hazret-i Ebû Bekr’in halîfe seçilmesinde ilk
biat eden hazret-i Ömer’dir. Bundan sonra da her
işinde halîfeye yardım edip, vefâtına kadar onun
hizmetinde bulundu. Usâme ordusunun Sûriye’ye
gönderilmesinde, irtidat (dinden dönme) olaylarının
önlenmesinde büyük hizmetler yaptı. Hazret-
1 Ebû Bekr devrinin beytülmâl emini, yâni mâliye
vekili hazret-i Ömer idi. O zaman henüz toplanmamış
sahîfeler hâlinde bulunan Kur’ân-ı kerîmin
bir kitap hâline getirilmesini ilk önce hazreti
Ömer teklif etti. Hazret-i Ebû Bekr Kur’ân-ı kerîm
âyetlerini kitap hâlinde bir araya toplattı. Hazret-
i Ebû Bekr vefâtına yakın, Eshâb-ı kirâmın
ileri gelenlerini çağırıp görüştükten sonra, hazret-i Ömer’i halîfe tâyin etti. Hazret-i Osman’ı
çağırarak; “Yaz.” buyurdu. O da yazmaya başladı.
Önce besmele yazıldı. Sonra; “Bu Allah’ın Resûlünün
sallallahü aleyhi ve sellem halîfesi Ebû
Bekr’in dünyâdaki son günü, âhiretteki ilk gününün
vasiyetidir. Ben Ömer ibni Hattâb’ı halîfe
seçtim. Onu dinleyin. Ona itâat edin! Hayrı araştırmada
kusur etmedim. Eğer sabır ve adâlet eylerse
beni tasdik etmiş olur. Yanılmışsam gaybı ancak
Allah bilir. Ben hayrı istedim…” yazdırdı.
Hazret-i Ebû Bekr kendinden sonra hazret-i Ömer’i
halîfe seçtiğini Eshâb-ı kirâma bildirip yazdırdığı
vasiyetini okuyunca, Eshâb-ı kirâm; “Kabul ettik
ve itâat ettik.” dediler.
Hazret-i Ömer 634 (H.13) yılında halîfe oldu.
İlk olarak Emîr-ül müminin ismini aldı. On sene altı
ay ve yedi gün adâletle halifelik yaptı. Halifeliği
sırasında o zamânın iki büyük devleti olan Bizans
ve Sâsâni İmparatorluklarının hâkimiyeti altında
bulunan Suriye, Filistin, Mısır, Irak ve İran’ı
İslâm devletinin sınırları içine aldı. Zamânında
bin otuz altı büyük şehir zapt edildi. Kuzey Afrika’dan
Türkistan’a, Azerbaycan’dan Yemen’e kadar
uzanan ve iki milyon kilometre kareden büyük
olan İslâm devletini, kurduğu mükemmel müesseselerle
gâyet muntazam bir şekilde idâre etti.
Devleti idâri bölgelere ayırmıştı. Bu bölgelerin
en başta gelenleri Hicaz, Suriye, El-Cezire, Basra,
Küfe, Mısır, Filistin, İran, Horasan ve Kirman
bölgeleriydi. Her bir idâri bölgenin başına bir vâli
tâyin etti. Bölgeler vilâyet, nâhiye, kasaba merkezlerine
ayrıldı. Buraların idâresini verdiği vâlilerin,
memur ve diğer görevlilerin seçiminde ve denetiminde
son derece titiz davranırdı. Vâlilerden,
kâdılarından ve diğer memurlarından mal beyannâmesi istedi. Onlara dolgun maaş verirdi. Valilerin
aylık maaşı 1000 dinardı. Vâliler hakkında yapılan
şikâyetleri tahkîk ederdi. Dâvâlara bakması
için mahkemeler, adlî teşkilâtlar, suç ve zâbıta işlerine
bakan, satıcıları kontrol eden, halkın birbiriyle
olan günlük münâsebetlerini düzenleyen teşkilâtlar
kurdu. Beytülmâl için ayrı bir yer ve memurlar
tâyin edildi. İlk defâ para bastırdı. Yine
hazret-i Ömer zamânında dört binden fazla câmi ve
mescit yapıldı. Yollar, köprüler inşâ edilip, su kanalları
açıldı. Mekke’de hacılar için, yollar boyunca
misâfirhâneler, hanlar yapılıp, kuyular açıldı.
Yeni fethedilen bölgelerde yerleşim merkezleri
kurulup buralar îmâr edildi. Yazılı muâmelelerde
karışıklığı önlemek için Peygamber efendimizin
hicreti başlangıç olan takvim kararlaştırıldı. İlk
defâ nüfus sayımı hazret-i Ömer zamânında yapıldı.
Fakir çocuklara maaş verildi. Satıcıların, esnafın
ve tüccarın müşterileri aldatmalarına mâni olmak
için hisbe denilen belediye teşkilâtını kurdu.
Posta teşkilâtını geliştirdi. Geceleri bekçi koyup,
âsâyişin teminini ilk defâ o tatbik etti. Mısır’dan
Medîne’nin Câr iskelesine deniz yoluyla gıdâ maddeleri
ilk defâ onun zamânında geldi. Makâm-ı İbrâhim’i
bugünkü yerine koydu. Müslümanların
artmasıyla küçük gelmeye başlayan Mescid-i Haram’ı
ve Mescid-i Nebevî’yi genişletip tâmir ettirdi.
Mescid-i Haram etrâfına duvar çektirdi.
Eshâb-ı kirâma maaş verilmesi için dereceleme
yapıp her birinin derecesini dîvân denilen defterde
tesbit ettirdi. Bunların saklandığı yere de
dîvân adı verilmiştir. Ayrıca miskinlere, fakir olanlara
beytülmâldan un ve yiyecek verilmesi şeklinde
nafaka bağladı.
Mısır Vâlisi Amr ibn-ül Âs, Akdeniz’i Kızıldeniz’e
bağlayacak bir kanal açmak için teşebbüse
geçmek üzere izin istediğinde, hazret-i Ömer
ona gerekli izni verdi.
İslâmın adâletini bütün dünyâya tanıtan hazret-
i Ömer, ilmin yayılmasına, insanların eğitilmesine
de büyük önem verir ve fethedilen yerlerde
İslâmiyetin yayılması, yeni kitlelere anlatılması
için çok gayret sarfederdi. Onun halîfeliği sırasında,
Kur’ân-ı kerîm ve hadîs-i şeriflerin öğretilmesi
için her tarafta okullar açılmış ve buralarda
ders vermek üzere maaşlı muallimler tâyin
edilmişti. Hazret-i Ömer, insanların bilmedikleri
meseleler, hükümler hakkında, mâlumat elde edebilmeleri
için müftüler tâyin etmişti. Herkes, muhtaç
olduğu dînî, hukûkî bilgileri müftülerden sorup
öğrenerek, ona göre hareketini tanzim edebilirdi.
Fetvâ, irşâd ve insanları aydınlatma vazîfesi, pek
mühim olup, bunun ehli olmayan kimseler tarafından
yapılması, fayda yerine zarar vereceğinden,
hazret-i Ömer müftüleri bizzat tâyin eder,
kendisinin müsâade vermediği kişileri fetvâdanmen ederdi. Zamanında fetvâ verme vazifesini
gören zâtlar; hazret-i Ali, Osman, Muâz bin Cebel,
Abdurrahmân bin Avf, Übey ibni Ka’b, Zeyd bin
Sâbit, Ebû Hüreyre, Ebüdderdâ radıyallahü anhüm
gibi Eshâb-ı kirâmın büyükleriydi.
Hazret-i Ömer çok âdil, âbid, merhametli, alçak
gönüllü olup, fakirlikle yaşardı.
Hazret-i Ömer, kuru arpa ekmeği yer, kaim kumaşlardan
elbise giyerdi. Zamânında çok fetihler
oldu. Öyle ki onun zamânında sekiz bin câmide
Cumâ namazı kılınıyordu. Her nereye asker gönderse,
zafer bulup, sağ sâlim olarak ganîmetle dönerdi.
Ordusunun mağlup olduğu görülmemişti.
Çünkü çok hazırlıklı, tedbirli ve adâletli hareket
ederdi. Şânı bu kadar büyük, şöhreti bu kadar fazla
olmasına rağmen yemesi, içmesi değişmedi.
Mübârek kalbine kibir gelmedi, büyüklenmedi.
Sonu üzüntü, pişmanlık olan iş yapmadı. Öyle
adâletliydi ki, kendi oğlu günâh işleyince, Allahü
teâlânın emri kadar had vurulmasını emretti. Ölünceye
kadar bütün İslâm âleminin, Resûlullah efendimiz
gibi huzur, safâ ve rahatlık içinde yaşamasını
temin etti.
Hazret-i Ömer, 645 (H.23) yılının son ayında
Ebû Lü’lü Fîruz adında Yahûdî bir köle tarafından
namaz kılarken şehit edildi. Bu köle hazret-i
Ömer’e gelip, efendisinin kendinden aldığı verginin
çok olduğunu iddiâ etti. Hazret-i Ömer ona
ne kadar vergi ödediğini ve ne iş yaptığı sordu. Marangozluk
ve demircilik yaptığını, günde iki dirhem
vergi ödediğini söyleyince; hazret-i Ömer; “Bu
kazançlı mesleklere göre, senden alman miktar
fazla değildir.” dedi. Adâletiyle de herkes tarafından
takdir edilen hazret-i Ömer’in bu sözüne râzı
olmayıp, düşmanlık gösteren Fîruz, onu öldürmeyi
plânladı. Hazret-i Ömer ile görüştüğü günden
bir gün sonra, elbisesi içine bir hançer saklayıp, sabah
namazı vaktinde mescide girdi. Beklemeyebaşladı. Hazret-i Ömer safları düzeltip tekbir alarak
namaza durur durmaz, Fîruz yerinden fırlayıp
hazret-i Ömer’e arka arkaya altı darbe vurdu. Darbelerden
biri kamına isâbet etti. Fîruz bir kişiyi daha
yaralayıp kaçtı ve yakalanmadan önce intihar etti.
Hazret-i Ömer evine kaldırıldıktan bir müddet
sonra ayılıp; “Kâtilim kimdir?” dedi. Ebû Lü’lü Fîruz
olduğu söylenince; “Allah’a şükürler olsun ki
bir Müslüman tarafından vurulmadım…” dedi.
Hazret-i Ömer kendinden sonra halîfe olacak
kimsenin tâyini için Eshâb-ı kirâmdan, Cennetle
müjdelenenlerden yedi kişiyi seçti. Bunlar; Hazreti
Osman, hazret-i Ali, Zübeyr, Talhâ, Sa’d ibni Ebî
Vakkas, Abdurrahmân bin Avf ve Abdullah ibni
Ömer radıyallahü anhüm idi. Bu yedi kişiden kendi
oğlu Abdullah bin Ömer’i seçilmemek kaydıyla
listeye dâhil etmişti. (Bkz. Osmân-ı Zinnûreyn).
Bundan sonra oğlu Abdullah’ı Peygamber efendimizin
hanımı hazret-i Âişe’ye gönderip kendisinin
Resûlullah’m yanma defnedilmesi için müsâade
etmesini istedi. Hazret-i Âişe’ye durum bildirilince;
“O yeri kendim için ayırmıştım, fakat gönül
hoşluğu ile hazret-i Ömer’e veriyorum.” dedi. Hazret-
i Ömer bu haberi duyunca; “Bu benim en büyük
dileğimdi.” buyurarak çok memnun oldu. Yaralandıktan
yirmi dört saat sonra vefât etti. Peygamber
efendimizin yanma defnedildi. Şehit olduğunda 63
yaşındaydı. Her hâliyle dost ve düşmanın hayran
kaldığı adâleti dillere destan olan hazret-i Ömer’in
vefâtı, Eshâb-ı kirâmı ve diğer Müslümanları son derece
üzdü, mahzûn etti. Hazret-i Ömer şehit olunca,
Abdullah ibni Ömer, Sahâbe-i kirâma dedi ki:
“İlmin onda dokuzu, Ömer ile berâber öldü.” Bazılarının
bu sözü anlamayarak durakladıklarını görünce;
“İlimden maksadım Allahü teâlâyı bilmektir.
Diğer bilgiler değildir.” dedi.
Peygamberlerden sonra insanların en üstünü
hazret-i Ebû Bekr’dir. Ondan sonra hazret-i Ömer
insanların en üstünüdür. Hazret-i Ömer, bütün
ilimlerde Eshâb-ı kirâmın ileri gelenlerindendi.
Tefsir ilminde çok yüksekti. Kur’ân-ı kerîmin tefsirini
bizzat Resûlullah’tan dinlemiş ve öğrenmiştir.
Peygamber efendimizin devrinde de kâdılık
yapar ve Eshâb-ı kirâmm müşkillerini hâllederdi.
Kur’ân-ı kerîmin birçok âyeti onun ictihâdını
teyit etmiş kuvvetlendirmiştir. Hazret-i
Ömer’in fıkıh ilmine de büyük hizmeti olmuştur.
Fıkıh usûlünün birçok kâidesini tespit etmiş, Resûlullah’in
sünnetlerini îtinâ ile tespite çalışmış ve
pekçok fetvâ vermiştir. Bu fetvâlarm bin kadarı fıkhın
mühim meselelerinin temelini teşkil etmiştir.
Hazret-i Ömer, çeşitli hadîs-i şeriflerle methedildi:
“Ben peygamberlerin sonuncusuyum. Benden
sonra peygamber gelmeyecektir. Eğer benden
sonra peygamber gelseydi, Ömer elbette
peygamber olurdu.” hadîs-i şerifi yüksekliğinianlatmaya yetişir. Faziletini, üstünlüğünü ve kıymetini
bildirmek için hakkında din âlimleri ve Müslüman
olmayan kimseler tarafından ciltlerle kitap
yazıldı. Hazret-i Ömer’i metheden hadîs-i şeriflerin
çoğunu hazret-i Ali bildirmiştir. Onu metheden
hadîs-i şeriflerden bir kısmı şunlardır.
Ömer îmân ettiği gün, Cebrâil (aleyhisselâm)
geldi ve; “Melekler birbirlerine Ömer’in
Müslüman olduğunu müjdelediler.” dedi.
Ömer, Cennet ehlinin ışığı ve İslâmın nûrudur.
Allahü teâlâ, hakkı Ömer’in diline ve kalbine
yerleştirmiştir.
Şeytan Ömer ibni Hattâb’ı gördüğü zaman,
heybetinden yüz üstü yere düşer.
Şu dört kişiyi ancak münâfık olan kimse
sevmez: Ebû Bekr, Ömer, Osman, Ali.”
Hazret-i Ömer, Peygamber efendimizden beş
yüzden fazla hadîs-i şerif rivâyet etmiştir. Rivâyet
ettiği hadîs-i şeriflerden bir kısmı şöyledir:
“Öyle bir gün idi ki, Eshâb-ı kirâmdan bir kaçımız
Resûlullah efendimizin huzûrunda ve hizmetinde
bulunuyorduk. O gün, o saat, çok şerefli,
pek kıymetli ve hiç ele geçmez bir gündü. Çünkü,
Resûlullah’m sohbetinde, yanında bulunmakla şereflenmek,
ruhlara gıdâ olan, canlara zevk ve safâ
veren cemâlini görmek nasip olmuştu. O vakit,
ay doğar gibi, bir zât yanımıza geldi. Elbisesi çok
beyaz, saçları pek siyahtı. Üzerinde toz toprak,
ter gibi yolculuk alâmetleri görünmüyordu. Resûlullah’m
Eshâbı olan bizlerden hiç birimiz onu
tanımıyorduk. Yâni, görüp bildiğimiz kimselerdendeğildi. Resûlullah efendimizin huzûrunda oturdu.
Dizlerini, mübârek dizlerine yanaştırdı. Ellerini
Resûl-i ekrem efendimizin mübârek dizleri üzerine
koydu. Resûlullah’a sallallahü aleyhi ve sellem
sorarak; “Yâ Resûlallah! Bana İslâmiyeti, Müslümanlığı
anlat.” dedi.
Resûl-i ekrem efendimiz buyurdu ki: “İslâmın
şartlarından birincisi Kelime-i şehâdet getirmek,
“Eşhedü en lâ ilâhe illallah ve eşhedü enne
Muhammeden abdühû ve resûlüh” demektir.”
(İslâmın ikinci şartı) vakti gelince namazı
kılmaktır. (Üçüncüsü) malın zekâtını vermektir.
(Dördüncüsü) Ramazân-ı şerif ayında her gün
oruç tutmaktır. (Beşincisi) gücü yetenin, ömründe
bir kere hac etmesidir.”
O zât Resûlullah’tan bu cevapları işitince;
“Doğru söyledin yâ Resûlallah.” dedi. Biz dinleyiciler,
onun bu sözüne şaştık. Çünkü, hem soruyor,
hem de verilen cevâbın doğru olduğunu tasdik
ediyordu.
Bu zât yine sorarak; “Yâ Resûlallah! îmânın
ne olduğunu, hakikatini ve mâhiyetini de bana
bildir.” dedi. Resûlullah efendimiz; “îmân, önce
Allahü teâlâya inanmaktır.” buyurdu. Sonra
devâm ettiler: (îmânın altı temelinden İkincisi)
Allahü teâlânın meleklerine inanmaktır. (Üçüncüsü)
Allahü teâlânın bildirdiği kitaplarına
inanmaktır. (Dördüncüsü) Allahü teâlânın peygamberlerine
inanmaktır. (Beşincisi) âhiret
gününe inanmaktır. (Akıncısı) kadere, hayır ve
serlerin Allahü teâlâdan olduğuna inanmaktır…”
Sonra o zât gitti. Ben uzun bir müddet Resûlullah
efendimizin yanında kaldım. Bana buyurdu
ki: “Yâ Ömer! O soranın kim olduğunu biliyor
musun?” Ben; “Allah ve Resûlü bilir.” dedim.
Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem; “O (Cibril)
Cebrâil idi. Sizlere dîninizi öğretmek için geldi.”
buyuldu.Hazret-i Ömer’in rivâyet ettiği bu hadîs-i şerife
Cibril hadîsi denir. Bu hadîs-i şerîf, İhlâs Holding
A.Ş. tarafından yayınlanan Herkese Lâzım
Olan îmân kitabında geniş olarak îzâh edilmiş,
açıklanmıştır.
İki Müslüman karşılaştıklarında, birbirlerine
selâm vererek müsâfehalaşırsa, aralarına
yüz rahmet iner. Bunun doksanı, önce selâm
verip müsâfehalaşana, onu ise müsâfeha eden
ikinci şahsadır.
Ya ma’rûfu (iyiliği) emreder ve münkerden
(kötülüklerden) nehyedersiniz, yâhut Allahü
teâlâ sizin kötülerinizi size musallat eder.
Sonra iyileriniz duâ etmeğe yönelir, fakat duâları
kabûl olmaz.
Eğer siz hakkıyla Allah’a tevekkül etseydiniz,
kuşların rızkını verdiği gibi, sizin de rızkınızı
verirdi. Onlar sabah aç çıkar akşama tok
olarak döner.
İnsanlara karşı büyüklük taslayanı (kibirleneni)
Allah zelîl kılar.
Hazret-i Ömer’in yüksek hâlleri ve kerâmetleri
dillere destândır. Hazret-i Ömer, halifeliği zamânında
Bizans imparatoruna elçi gönderip dîne dâvet
etti. Bizans elçisi Medîne-i münevvereye geldi.
Hazret-i Ömer, ihtiyar bir kadının duvarını yaptırıyordu.
Elçinin geldiğini haber verdiler. “Buraya
gelsin.” buyurdu. “Efendim, ellerinizi yıkayıp bir
yere otursanız nasıl olur?” dediler. Kabul buyurmadı.
Elçiyi çağırdılar. “Arap pâdişâhı bu mudur?
Böyle olduğunu bilsem gelmezdim ve Bizans İmparatoru
da beni göndermezdi.” dedi. Hazret-i Ömer
çamurlu mübârek iki parmağı ile işâret ederek;
“Eğer göndermeseydi, onun iki gözünü çıkarırdım.”
buyurdu. Hazret-i Ömer, parmağıyla işâret
edince, iki çamurlu parmak gelip, Bizans İmparatorunun
gözlerini kör eyledi. Parmaklarının çamuru
gözlerinin üzerinde kaldı, silmek mümkün olmadı.
Bir zaman sonra elçi dönünce imparatorun
gözlerinin kör olduğunu gördü. Sebebini araştırdı.
Hazret-i Ömer ile geçen hâdiseyi de anlatınca hepsi
hayret ettiler.
İran’a gönderdiği orduya kumandan tâyin ettiği
hazret-i Sâriye ordusu ile mağlup olmak üzereydi.
Bu sırada hazret-i Ömer Medine’de Cumâ
hutbesi okuyordu. Hutbe arasında; “Dağa yaslan yâ
Sâriye, dağa yaslan yâ Sâriye!” diye bağırdı. Sâriye
işitip ordusunu dağa çekti. Arkasını dağa verip
bir cepheden düşman ile karşılaşmak sûretiyle zafere
ulaştı. Hazret-i Ömer’in bu hâdiseyi görmesi ve
sesini duyurması onun kerâmetlerinden biridir.
Hazret-i Ömer zamânında sâhipleri Müslüman
olmayan bir ticâret kervanı gelip Medine’nin
yakınında konaklamıştı. Çok yorgun oldukları
için hepsi derin bir uykuya dalmıştı. Hazret-i
Ömer bu kervandan haberdâr olunca, Eshâb-ı kirâmdan Abdurrahmân bin Avf’ı da yanına alıp, sabaha
kadar kervanın etrâfında dolaşarak onlara
herhangi bir zarar gelmemesi için bekledi. Kervanda
bulunanlar ancak sabaha karşı bundan haberdâr
oldular. Kendilerini bekleyen bu kişinin
kim olduğunu merak ettiler. Sabaha karşı uzaklaşıp
gittiklerini görünce, içlerinden biri tâkibe
başladı. Hazret-i Ömer’in mescide girip namaz kıldırmasından
sonra merakla bu zât kimdir diye
soran kimse, onun Müslümanların halîfesi olduğunu
öğrenip kervanda bulunanlara giderek hâdiseyi
anlattı. Kervandakiler; “Onun Müslüman
olmayanlara yardımı böyle olursa, kimbilir Müslümanlara
şefkati ve yardımı ne kadar çoktur.
Onun dîni gerçekten hak dindir.” dediler. Daha
sonra da hazret-i Ömer’in huzûruna gidip hepsi
Müslüman oldular.
İslâm ordusunun İran’ı fethettiği gece, hazreti
Osman hazret-i Ömer’in huzûruna girip selâm
vermişti. Hazret-i Ömer acele mektup yazıyordu.
Mektubu yazıp bitirince yanmakta olan lambayı
söndürdü. Başka bir lamba yaktıktan sonra
onun selâmına cevap verip konuşmaya başladı.
Hazret-i Osman, lambayı söndürüp, başka bir
lamba yakmasının sebebini sorunca; “Söndürdüğüm
lâmba, beytülmâlındır. Bana âit değildir.
Onu Müslümanların işini görmek için yakmıştım,
onların işini görmek için yazdığım mektup
bitti. Şimdi seninle şahsî işimiz için konuşuyoruz,
bunun için de kendime âit olan lâmbayı yaktım.”
buyurdu.
Hazret-i Ömer, birkaç bin askeri harbe göndermişti.
Harbe gidenlerin evlerine adam gönderip,
hâllerini sorması ve geceleri kendisinin şehri
gezmesi âdetiydi. Bir gece şehri dolaşıyordu. Bir
evin önünden geçerken, ağlayan bir kadın sesi
duydu. Kulak verdi; “Halîfe kocamı harbe gönderdi,
biz burada aç-susuz kaldık. Yarın çocukları
götürüp halîfenin kapısına bırakacağım.” diyordu.
Hazret-i Ömer dayanamadı. Gidip bir miktar
yağ ve bir çuval unu sırtına alıp, kadının evine
getirdi. Ateş yakıp yemek pişirdi. Çocukları
kaldırıp yedirdi. Sonra kadından özür diledi. “Şimdiye
kadar sizin hâlinizi bilmiyorduk. İhtiyâcınız
olursa, hemen bize bildirin” diyerek ayrıldı. Kadın,
hazret-i Ömer’in akıllara hayret veren tevâzu
ve adâleti karşısında mahçup olup, hayır duâlar
etti.
Buyurdu ki:
Sâdık arkadaşlar bulun ve onların arasında
yaşayın. Dürüst ve samîmi arkadaşlar, darlıkta
yardımcı, genişlikte süs ve zînettirler. Dostunun
sana düşen işini güzel bir şekilde gör ki, lüzumunda,
sana daha güzeliyle karşılıkta bulunsun.
Düşmanlarından uzaklaş, her dosta bel bağlama,
ancak emin olanları seç. Emin olanlar, Allahü teteâlâdan
korkanlardır. Kötü insanlarla düşüp kalkma,
onlardan kötülük öğrenirsin. Onlara sırrını
verme ifşâ ederler. İşlerini Allah’tan korkanlara
danış ve onlarla istişâre et.
Allah’a itâat eden büyük zâtların sözlerine
dikkat edin. Çünkü onlara Allah tarafından gerçekler
tecellî eder ve onu konuşurlar.
İyilik kolay bir şeydir. Güler yüz ve yumuşak
söz bunu temin eder. Şiddet göstermeksizin kuvvetli,
zayıflık göstermeksizin yumuşak ol.
Çok gülenin heybeti azalır. Şaka yapan eğlenceye
alınır. Bir şeyi çok yapan onunla tanınır.
Çok konuşan çok yanılır, hatâya düşer. Böyle
kimsenin hayâsı azalır. Hayâsı azalan şüpheli şeylerden
az kaçınır. Şüpheli şeylerden az kaçınanın
kalbi ölür.
Hakkımda hangisinin daha hayırlı olduğunu
bilemediğim için darlık (fakirlik) ve bolluk (zenginlik)
günlerimin hiçbirine aldırış etmedim.
Hazret-i Ömer bir defâsında Şam’a gitmişti.
Orada giydiği eski elbiselerden dolayı söz edildiğini
duyunca; “Biz İslâmiyetle izzet bulduk,
izzeti, şerefi başka yerde aramayız.” buyurdu.
Amellerin efdali, farzları yapıp haramlardan
kaçınmak ve Allah katında sâdık niyettir.
Hesâba çekilmeden önce kendinizi hesaba
çekin. Amelleriniz tartılmadan önce tartınız.
Yolu bir mezbeleden geçse, orada durur ve:
“İşte hırsla sarıldığımız dünyâ.” derdi.
Âhiret işlerinde zarar etmektense, dünyâya
âit işlerde zarar ediniz. Böylesi sizin için daha hayırlıdır.
Dul kadınlara, yetimlere sırtında un taşırdı. Bu
hâlini gören biri: “Bırakın biz taşıyalım.” deyince,
hazret-i Ömer; “Ya kıyâmet günü günâhımı
kim taşır.” buyururdu.
Alay, şaka ve mizah etmekten kaçınınız. Zîrâ
insanın şerefini kırar, vakarını azaltır.
Ahmakla arkadaşlık etmekten kaçın. Çünkü,
ekseriya, sana iyilik yapayım derken zararı dokunur.
Tövbe edenlerle oturun, onların kalpleri yumuşak
olur.







