İslâm âleminde
Eshâb-ı kirâmdan sonra yetişen
büyük âlimlerin en başta gelenlerinden.
Ehl-i sünnetin reisidir. Ehl-i sünnetin
amelde dört hak mezheb imâmlanndan
birincisi ve Hanefî mezhebinin imâmıdır.
İsmi, Nu’mân bin Sâbit bin Zûta el-Kûfî’
dir. 80 (m. 699) senesinde Kûfe’de doğdu.
150 (m. 767) de yetmiş yaşında iken
Bağdat’da şehid edildi. Lakâbı İmâm-ı a’
zam, Künyesi Ebû Hanîfe’dir. “Ebû” baba
demektir. “Hanîf” doğru inanan, İslâmiyete
sarılan kimse demektir. Ebû Hanîfe
hakîki müslümanlann babası, ya’nî imâmı
demektir. İmâm-ı a’zamın Hanîfe isminde
bir kızı yoktu. Babasının adı, Sâbit’dir.
Acemistan’ın (İran’ın) ileri gelenlerinden
bir zâtın soyundan olup, Fâris oğullanndandır.
Dedesi Zûta, İslâm dînini kabûl
etmiş ve Hz. Ali’ye ikrâmda bulunmuştur.
İlim sâhibi, sâlih ve kıymetli bir zât olan
babası Sâbit, Hz. Ali ile görüşmüş, kendisi
ve zürriyeti için duâsım almıştır.
İmâm-ı a’zam, Kûfe’de doğup büyüdü ve
orada yetişti. Ailesinden çok üstün bir terbiye
ve din bilgisi aldı. Küçük yaşta Kur’
ân-ı kerîmi ezberledi ve Arapçamn o zaman
tasnif edilmekte olan sarf, nahiv, şiir ve
edebiyatını öğrendi. Gençliğinin ilk yıllarında,
Eshâb-ı kirâm’dan 93 (m. 711; senesinde
vefât eden Enes bin Mâlik’i, 87 (m.
705) senesinde vefât eden Abdullah bin Ebî
Evfa’yı, 85 (m. 703) de vefât eden Vâsile bin
Eska’ı, 88 (m. 706) de vefât eden Sehl bin
Sâide’yi ve 100 (m. 718) de en son Mekke’de
vefât eden Ebu’t-Tufeyl Âmir bin Vâsile’yi
görmüştür. Bunlardan hadîs dinlemiştir. O
zaman Küfe, Irak’ın büyük şehirlerinden
ve bir çok sahâbinin yaşamış olduğu
önemli ilim merkezlerinden idi. Eski medeniyetlerin
yatağı olan Irak’da değişik dinlere
ve sapık i’tikâdlara mensup çeşitli
kavimler yaşıyordu. Ayrıca i’tikâdı bozuk
olan şia ve mutezile burada ortaya çıkmış,
çölde haricîler türemişti. Diğer taraftan
Eshâb-ı kirâmla görüşüp onlardan Ehl-i
sünnet i’tikâdını ve din bilgilerini öğrenip,nakleden Tabiînin büyükleri de orada bulunuyordu.
Diğer taraftan hükümet güçlerini
ele geçirmek isteyen fırkalar arasında da
çetin bir mücâdele sürüp gidiyordu. Imâm-ı
a’zam böyle bir muhitte, ilk gençlik yıllarında
babası gibi önce ticâretle meşgûl
olmaya başladı. Bir taraftan da sık sık
âlimlerin meclisine gidip onları dinliyordu.
Bu âlimler kargaşalıkları ve fitneleri ortadan
kaldırmak için Ehl-i sünnet i’tikadını
yayıyorlar ve sapık firkalarla mücâdele
edip onlann bozuk fikirlerini çürütüyorlardı.
Küfe genellikle bu tip münâzaralara
sahne oluyor, hattâ bu münâzaralar meclislerden
çarşıya pazara taşıyordu. Henüz
çok genç yaşta olan Imâm-ı a’zam da, âilesinden
ve gittiği ilim meclislerinden aldığı
din bilgileriyle ba’zan münâzaralara katılı
yordu. O’nun üstün kâbiliyeti, keskin
zekâsı, derin anlayışı ve çabuk kavrayışhlığı
yüzünden okunuyordu. Daha ilim tahsiline
başlamadığı halde sapık fırkalara
mensub olanlarla yaptığı münâzaralardaki
iknâ kâbiliyeti ve üstün başarılan,
zamanın büyük âlimlerinin dikkatini çekmişti.
Onun bir cevher olduğunu anlayan
âlimler, onu ilim öğrenmeğe teşvik ettiler.
O da bu tavsiyelere uyarak ilim öğrenmeye
başladı.
TAH SİLİ
Imâm-ı a’zam (r.a.) ilim tahsiline başlamasını
şöyle anlatmıştır:
“Bir gün zamamn âlimlerinden Ebû-
Amr Âmir bin Şerâhil-Şa’bî’nin yanından
geçiyordum, beni çağırdı ve bana: “Nereye
devam ediyorsun?” dedi. Ben de: “Çarşıya,
pazara” dedim. “Maksadım o değil, ulemâ
dan (âlimlerden) kimin dersine devam
ediyorsun?” dedi. “Hiçbirinin dersinde
devamlı bulunamıyorum.” dedim, “ilim ile
uğraşmayı ve âlimler ile görüşmeyi sakın
ihmâl etme! Ben senin zekî, akıllı ve kabiliyetli
bir genç olduğunu görüyorum” dedi.
O’nun bu sözü bende iyi bir te’sir bıraktı.
Çarşıyı, pazan bırakıp, ilim yolunu tuttum.
Allahü teâlânın yardımı ile Şa’bî’nin sözü
nün bana çok faydası oldu.”
Imâm-ı Şa’bî’nin tavsiyesinden sonra
ilme sanlıp, ders halkalanna devam
etmeğe başladı. İmâm-ı a’zam önce kelâm
ilmini (îmân ve i’tikâdı) ve münâzara bilgilerini
Ebû Amr Âmir Şa’bî’den öğrendi.
Kısa zamanda bu ilimlerde parmakla gösterilecek
bir dereceye ulaştı. Imâm-ı a’
zamın talebesi Züfer bin Hüzeyl şöyle
demiştir: “Hocam Ebû Hanîfe der ki; önce
kelâm ilmini öğrendim. Bu ilimde parmakla
gösterilir bir dereceye ulaştım…
Daha sonra Hammâd bin Ebî Süleymân’ın
ders halkasına katılarak fikh ilmine
başladım…” Fıkıh ilmine nasıl başladığını
talebesi Ebû Yusuf ve diğer talebelerinin
bir sorusu üzerine şöyle anlatmıştır: “Bu
Allahü teâlânın tevfik ve inayeti iledir. O’
na dâima hamd olsun. Ben ilim öğrenmeye
başladığım zaman bütün ilimleri göz
önüne aldım. Her birini kısım kısım okudum.
Neticesini ve faydalannı düşündtim… Sonra fıkıh ilmine baktım. Onda
âlimler ile, fakîhler ile bir arada bulunmak,
onlar gibi ahlâklı olmak var. Aynı
zamanda farzları işlemek, dînin icaplarım
yerine getirmek, ibâdet etmek de fikıhı bilmekledir.
Dünyâ ve âhıret onunla kaim…
İbâdet etmek isteyen onsuz yapamaz.
Fıkıh, ilimle ameldir.” İmâm-ı a’zam, fıkıh
ilmini Hammâd bin Ebî Süleymân’dan
öğrendi. Onun derslerini tâkip ederken
huzûrunda gâyet edebli oturur, söylediği
herşeyi ezberlerdi. Hocası talebelerini
müzâkere yoluyla yoklama yapınca, onun
dersleri ezberlediğini görürdü ve benim
yanımda ders halkasının başına Nu’mân’-
dan başka kimse oturmayacak buyururdu.
îmâm-ı a’zam, kelâm, münâzara ve
diğer ilimleri öğrenip fıkıh ilmini tahsile
başladıktan sonra, i’tikadî mes’elelerde
insanları doğru yoldan ayırmakta olan
sapık fırkalarla mücâdele etmiştir. Hattâ,
bu maksatla Hint, îran ve Arap yarımadasının
ticâret yollarının birleştiği Basra’ya
da defalarca gidip, dehrî denilen inkârcı-
larla, Şia, Kaderiye ve diğer fırkalarla uzun
münâzaralar yaparak Ehl-i sünnet i’
tikâdım yaymıştır.
îmâm-ı a’zamın hocası Hammâd bin
Ebî Süleymân fıkıh ilmini Ibrâhim Nehâî’
den, bu da Alkarna bin Kays’dan, Alkarna
bin Kays da Abdullah bin Mes’ûd’dan, bu
da Peygamberimizden (s.a.v.) öğrenmiştir.
Hammâd bin Ebî Süleymân’ın derslerine
yirmisekiz yıl devam edip emsalsiz bir dereceye
ulaştı, daha ders aldığı sırada fikıhda
tamnıp meşhûr oldu. Bu hususta şöyle
demiştir: “Ben ilim ve fıkıh ocağında yetiş
tim. İlim erbâbıyla beraber bulundum.
Fikıhda en değerli bir hocaya devam
ettim.” Hocası Hammâd’ın dersine devam
ettiği sırada sık sık Hicaz’a gidip Mekke ve
Medine’de çoğu Tabiînden olan âlimler il&
görüşür, onlardan hadîs rivâyeti dinler ve
fıkıh müzâkereleri yapardı. İmâm-ı a’zam’
ın hocalarından en meşhûru, fıkıh ilminde
hocası olan Hammâd bin Ebî Süleymân’
dır. Küfe’de ders aldığı diğer meşhûr hocalarından
ba’zılan şu zâtlardır.
1. Âmir bin Şerâhil eş-Şa’bî; zamanının
meşhûr hadîs ve tefsîr âlimi.
2. Süleymân bin Mihran el-A’meş; başta
kırâat ilmi olmak üzere, tefsîr, hadîs, fıkıh
ilimlerinde meşhûr âlim.
3. Ebû Ishâk es-Sebîî, hadîs ilminde
zamamnın en meşhûr hadîs âlimi idi.
Hadîs ilminde hâfiz “yüzbin hadîs-i şerifi
senetleri ile bilen” derecesinde âlim idi.
4. Hâkim bin Uteybe, hadîs ilminde
hâfiz derecesinde âlim olup, Küfe muhaddisi
lakâbıyla meşhurdur. Ayrıca fikıh
ilminde de meşhûr âlimdir.
5. Seleme bin Kühey el-Hadramî, Küfe’
nin meşhûr hadîs âlimlerinden.
6. Mansûr bin Mu’temir et-Teymî, Küfe’
de hadîs ilminde hâfiz derecesinde âlim idi.
İmâm-ı a’zam Kûfe’den başka diğer ba’
zı şehirlerde de bulunmuştur. Ba’zan bir
sene süren bu seyahatlerinde Mekke,
Medîne, Basra gibi meşhûr ilim merkezlerinde
bulunan zamamn meşhûr âlimlerinden
de ilim öğrenmiştir. Bilhassa hac için
Mekke’ye gittiğinde oradaki meşhûr âlimlerden
ilim öğrenmiştir. Ellibeş defa hac
yapmıştır. Küfe dışındaki diğer şehirlerde
ilim öğrendiği hocalarından ba’zılan da şu
zâtlardır:
1. Atâ bin Ebî Rebâh, Tâbiînin büyüklerinden
olup, meşhûr fikıh âlimidir. Eshâb-ı
kirâmdan yüz zâtı görmüştü. Mekke’de
bulunuyordu. îmâm-ı a’zamın (r.a.) en
başta gelen hocalanndandır. İmâm-ı a’
zam bu hocası için şöyle demiştir: “Atâ bin
Ebî Rebâh, karşılaşıp görüştüğüm kimselerin
en fazîletlilerindendir.” (Bkz. Atâ bin
Ebî Rebâh)
2. Amr bin Dinâr el-Cumhî, hadîs ve
fikıh ilminde zamamnın meşhûr âlimi.
3. îkrime Mevlâ îbn-i Abbâs, “Hıbr-ül
umme” Ümmetin âlimi lakâbıyla meşhûr
olup, Abdullah ibn-i Abbâs’ın azâtlı kölesidir.
Ondan ilim öğrenmiştir. Tefsîr ilminde
pek meşhûr âlimdir. Ayrıca hadîs ve fikıh
ilminde de âlim idi.
4. Ebû Zübeyr Muhammed, İmâm-ı a’
zamın hadîs-i şerif öğrendiği bir zât olup,
Eshâb-ı kirâmdan çoğu ile görüşmüş onlardan
hadîs-i şerif dinleyip, rivâyet etmiştir.
Hadîs ilminde hâfiz derecesinde idi.
5. Nâfi’ Mevlâ îbn-i Ömer; Hz. Ömer’in
oğlu Abdullah’dan (r.a.) ilim öğrenmiş
olup, Mısır’da meşhûr hadîs âlimi idi.
6. İbn-i Şihab ez-Zührî Muhammed bin
Müslim; Eshâb-ı kirâmın gençlerinden ve
Tâbiînin büyüklerinden hadîs-i şerif dinleyip,
rivâyet etmiştir. Hicaz ve Şam’da meş
hûr hadîs âlimi idi. Hadîs ilminde hâfiz idi.
“Hadîs-i şerifleri ilk tedvin eden bu zâttır.7. Kâsım bin Muhammed bin Ebî Bekr;
Hz. Ebû Bekir’in torunudur. Hz. Âişenin
yanında büyüdü. Fıkıh ve hadîs ilminde
Medine’nin en meşhûr âlimlerinden idi.
Ebuz-Zinad onun için “Fıkıh ve hadîs
ilminde ondan daha âlim birini görmedim”
demiştir. (Bkz. Kâsım bin Muhammed)
8. Hişam bin Urve ve Yahyâ bin Saîd
el-Ensârî Medine’nin meşhûr âlimlerindendirler.
9. Eyyûb bin Keysan es-Sahtiyânî,
Basra’da bulunan en meşhûr hadîs âlimlerinden
idi.
10. Katade bin Diame, Tâbiînin meşhûrlanndan
olup, hadîs ilminde hâfiz idi.
Basra’da yaşamıştır.
11. Bekir bin Abdullah Müzenî, Basra’
mn meşhûr âlimlerindendi.
tmâm-ı a’zam (r.a.) aynca Ehl-i beytden,
Zeyd bin Ali’den, Muhammed Bâkır’
dan ilim öğrendi. Muhammed Bâkır ona
bakıp, (Ceddimin şeriatini bozanlar çoğaldığı
zaman sen onu canlandıracaksın, sen
korkanların kurtarıcısı, şaşıranların sığı
nağı olacaksın. Şaşıranları doğru yola çevireceksin.
Allahü teâlâ yardımcın olacak!)
buyurmuştur.
Tasavvuf ilmini de Silsile-i âliyye denilen
evliyâmn büyüklerinden olan Ca’fer-i
Sâdık’dan öğrendi. Onunla sohbet edip
feyiz alarak tasavvufda yüksek makâma
kavuştu. Eshâb-ı kirâmdan Ibni Abbâs’ın
ilmini Mekke fakîhi Atâ bin Ebî Rebâh’
dan ve İkrime’den, Hz. Ömer ve onun oğlu
Abdullah’dan nakledilen ilimleri Abdullah
bin Ömer’in azâtlısı Nâfî’den öğrendi. Böylece,
Eshâb-ı kirâmdan îbni Mes’ûd ve Hz.
Ali’den nakledilen ilimleri de buluşup
görüştüğü Tâbünden öğrendi, ilimde hiç
kimseye nasîb olmayan yüksek bir dereceye
ulaştı.
İmâm-ı a’zam bir gün Halife Mansûr’un
yanına girdi, orada bulunan îsâ bin Mûsâ,
Mansûr’a “Bugün dünyânın en büyük
âlimi bu zattır” dedi. Halife Mansûr, “Ey
Nu’mân, bu ilmi kimden aldın?” diye
sorunca, O da şu cevâbı verdi: “Hz. Ömer’
den ilim alanlar vasıtasıyla Hz. Ömer’den,
Hz. Ali’den ilim alanlar vasıtasıyla Hz. Ali’
den, Abdullah bin Mes’ûd’dan ilim alanlar
vasıtasıyla da Abdullah bin Mes’ûd’dan
aldım.” Bunun üzerine Halife Mansûr,
“Sen işini gâyet sağlam tutmuşsun, ilmi
asıl menbâından almışsın” dedi.îmâm-ı a’
zam başta Eshâb-ı kirâmın büyüklerinin
ilim silsilesinden olmak üzere, dört bin kişiden
ilim öğrenip, bütün ilimlerde ve üstünlüklerde
en yüksek dereceye ulaşmıştır.
Şöhreti her yere yayıhp, zamanında bulunan
ve sonra gelen bütün müctehidler,
âlimler, üstün kimseler hattâ hıristiyanlar
bile onu hep medhetmiş, övmüştür. •
Imâm-ı a’zamın hocası Hammâd tyn*
Süleymân vefât edince, hocasının talebeleri,
arkadaşları ve halkın ileri gelenleri,
onun yerini dolduracak âlimin, ancak
Imâm-ı a’zamın olduğunu görerek, ısrârla
hocasının yerine geçmesini istediler.
“İlmin ölmesini istemem” buyurup, ilim
kürsüsüne oturdu. Hocası Hammâd bin
Ebî Süleymân’ın yerine müftî oldu ve
talebe yetişdirmeğe başladı.
D ersleri ve Talebeleri: İmâm-ı a’
zam, hocası Hammâd’ın yerine geçince,
ilmi, vakan, üstün tevâzuu, takvâsı, tatlı
sözleri ve güler yüzüyle herkes tarafından
sevilen ve dînî mes’elelerde insanlann
bütün müşküllerini çözen yegâne mürâ-
caat kaynağı oldu. Irak, Horasan, Harezm,
Türkistan, Tuharistan, İran, Hind, Yemen
ve Arabistan’ın her tarafından gruplar
hâlinde gelen talebeler, fetvâ isteyenler ve
dinleyicilerle etrafı dolup taşıyordu.
îmâm-ı a’zamm meclisinde halk tarafından
sorulan suâllerin cevaplandmlması
ve talebeler için verilen muntazam dersler
olmak üzere iki türlü müzâkere yapılırdı.
Her gün sabah namazını,câmide kılıp
öğleye kadar sorulan suâlleri cevaplandı-
nr, fetvâ verirdi, öğleden önce kaylûle (bir
miktar uyuma) yapıp, öğle namazından
sonra yatsıya kadar talebelere ders verirdi.
Yatsıdan sonra evine gidip biraz dinlenir,
sonra tekrar câmiye gelip sabaha kadar
ibâdet ederdi. Sorulan suâllere cevap vermeden
önce, mes’ele açık olarak müzâkere
edilir, talebeleri suâli cevaplandırmaya çalışırdı.
Mes’elenin müzâkeresi bittikten
sonra, kendisi yeniden ele alıp gerekli
düzeltmeleri yapar ve konuyu iyice izah ve
tasvir ettikten sonra cevaplandınrdı.
Cevaplan verildikten sonra da fetvâyı bizzat
söylemek sûretiyle ve anlaşılır ifâdelerle
talebelerine yazdınrdı. Bu yazılar
daha sonra fıkıh kâideleri hâline gelmiştir.
Dînî bir mes’ele cevaplandınhp halledilince
şükür için tekbir getirirlerdi. Bu
esnada Küfe mescidi tekbir sadalanyla
çınlardı.
Talebelerine verdiği muntazam dersleri
ise çok mükemmel bir usûl ile yürütürdü.
Bir taraftan fıkhın eski hâdiselere ait bilinen
hükümleri takrir edilir (anlatılır) ve
müzâkere yapılır, diğer taraftan yeni hâdiselere
ait hükümler bulunurdu. Geçmiş ve
yaşamakta olan hâdiselerin hükümleri
takrir edilirken, bunlara benzeyen veya
aynı cinsten olup da gelecekte vukû bulabilecek
hâdiselere ait hükümler de araştınlıp
bulunurdu. Dolayısıyla tmâm-ı a’zamın
derslerinde geçmiş ve yaşanmakta olan
hâlin mes’elelerinden başka, geleceğe ait
mes’elelere geçilmiş ve fıkhın küllî (genel)
kâideleri tesbit edilmiştir, tmâm-ı a’zamın
ders halkasında çözülen fiilî ve nazarî fıkıh
mes’eleleri yanm milyona ulaşmıştır. Bunlann
içinde, fıkıh ilminin anlaşılmasına
yarayan sarf, nahiv ve hesâba (fen ilimleŞişti
camiinde bulunan, alt
panonun kafesli ve dantelli
şekilde kesilmiş olan mihraplı
kısmı ayrı özellikteki
rahle.rine) ait öyle ince mes’eleler de vardır ki,
onların meydana çıkarılması ve çözülmesinde
Arap dilinin ve cebir ilminin mütehassislan
dahi âciz kalmışlar, hayranlıklannı
ifâde etmişlerdir. Çözülen fıkhî
mes’eleler cinslerine göre kısımlara (kitaplara),
kısımlar da nevilerine göre bab ve
fasıllara aynlmıştır. Başta taharet bahsiyle
ibâdetler, münâkehât, muâmelât,
hudûd (had cezâlan), ukûbât, sulh, cihad
ve devletler hukuku, feraiz, ya’nî mirâs
hukuku olmak üzere sıralanarak fıkıh
düzenlenmiştir. Böylece İmâm-ı a’zam,
fıkıh ilmini ilk defa kollara ayınp her branşın
bilgilerini ayn ayn toplamış, usûller
bulmuş, (Feraiz) ve (Şurût) kitaplanm yazmıştır.
Aynca Eshâb-ı kirâmın Peygamberimizden
(s.a.v.) naklen bildirdiği îmân,
i’tikâd bilgilerini de toplayıp yüzlerce talebesine
bildirdi. Ilm-i kelâm, ya’nî îmân bilgileri
mütehassislan yetiştirdi. îmâm-ı
Mâturidî ondan gelen kelâm bilgilerini
kitaplara yazdı. Yetiştirdiği talebelerin
sayısı dört bine ulaşmış olup, bunlardan
yediyüz otuzu ilimde iyice yükselmiş, içlerinden
kırk kadan ictihad derecesine çıkmıştır.
Ba’zı müellifler onun derslerinde
yetişen talebelerinin isim ve künyelerini,
mensup olduklan şehirlerini tespit edip,
yazmışlardır.
îmâm-ı a’zam ticâretle de uğraşırdı.
Talebelerinin ihtiyaçlannı kendi kazancından
karşılardı. Talebelerine son derece şefkatli
davranır, onların ilimde iyi
yetişmeleri için büyük titizlik gösterirdi.
Talebelerini o kadar mükemmel yetiştirmişti
ki, başkalanmn uzun zamanda bulduklan
hükümleri onlar kısa zamanda
‘bulurdu. Bir defasında O’nun ders usûlünü
ve talebelerini görmek için bir ilim heyeti
Kûfe’ye gelmişti. Aralannda Tâbiînin
büyüklerinin de bulunduğu bu heyet, onlann
bu üstünlüğünü, başansını görerek
büyük bir memnuniyetle aynlmıştır.
İmâm-ı a’zam talebelerine, “Sizler benim
kalbimin sevinci, hüznümün tesellisisiniz”
buyururdu.
Yaşadığı devir: İmâm-ı a’zamın (r.a.)
yaşadığı devir, Emevîler ve Abbâsîler
zamanına isâbet etmektedir, ömrünün elli
iki yılını Emevîler, on sekiz yılını da Abbâ
sîler devrinde geçirdi. Emevî devletinin son
bulup, Abbâsî devletinin kuruluşuna ve bu
arada vukû bulan çeşitli hâdiselere şâhit
oldu. Bütün hâdiseler içerisinde İmâm-ı a’
zam, bir taraftan dîni öğrendi ve öğretti,
diğer taraftan da, Ehl-i sünnet i’tikâdında
olan insanlan, îmândan ayırmaya çalışan
ve kendilerine dehriyyûn denilen dinsizlerle
ve sapık fırkalarla mücâdele etti. Bunlann
başında Şia, Haricîler, Mürcie,
Mutezile, Cebriyye gibi fırkalar gelmekte
idi. Bu fırkalann herbiri ile yaptığı münâ- ,
zaralarda onlan kesin delillerle susturuyordu.
Hattâ ders verdiği sırada bile,
ellerinde kılıçlanyla yanına girip münâ-
zara edenler, aldıklan iknâ edici cevaplar
karşısında, ya doğru yola giriyorlar veya
verecek cevap bulamayınca perişan bir
halde çekip gidiyorlardı.
Emevîlerin son zamanlannda Emevî
vâlisi, İmâm-ı a’zama devlet idâresinde bir
vazife vermek isteyerek bu hususda zorlamıştır.
Fakat İmâm-ı a’zam bir takım
sebeplerden dolayı bu vazifeyi aslâ kabûl
edemiyeceğini bildirmiştir. Bunun üzerine
hapsedilerek işkence yapıldı. Daha sonra
serbest bırakılınca, hicri 130 (m. 747)
yılında Mekke’ye gidip orada altı yıl kadar
kaldı. Mekke’de de talebelere ders ve fetvâ
vererek İlmî mütâlaalar yaptı. Abbâsîlerin
bir devlet hâline gelip kuvvetlenmesinden
sonra Kûfe’ye döndü. Buradaki derslerine
ömrünün son yıllanna kadar devam etti.
Otuz yıllık müddet içinde verdiği derslerinde
yetişen talebelerinin herbiri o zaman
çok genişlemiş olan İslâm dünyâsının her
tarafına yayıldılar. Müftîlik, müderrislik,
kadılık gibi çeşitli vazifelerle büyük hizmetler
yaptılar. Böylece Peygamberimizin
(s.a.v.) bildirdiği yol olan Ehl-i sünnet i’
tikâdım ve fıkıh ilmini her tarafa yaydılar
ve bu hususda kıymetli kitaplar yazdılar.
İnsanlara doğru yolu gösterip saâdete
kavuşturdular. Bu hizmeti kendilerinden
sonraki asırlara da aksettirdiler.
Başta gelen talebeleri; İmâm-ı Ebû
Yûsuf ismiyle meşhûr, Yakub bin İbrâhim,
Muhammed Şeybânî, Züfer bin Huzeyl,
Hasen bin Ziyad, oğlu Hammâd, Abdullah
bin Mübarek, Veki’ bin Cerrah, Ebû Amr
Hafs bin Gıyas, Yahya bin Zekeriyya,
Dâvûd-i Taî, Esad bin Amr, Afiyet bin
Yezid el-Advî, Kâsım bin Ma’an, Ali bin
Mushir, Müneddel bin Ali, Hibban bin Ali
gibi yüzlerce âlimlerdir.
tümdeki üstünlüğü: İmâm-ı a’zartı
(r.a.) ulûmu âliyye denilen yüksek din ilimlerinde
en üstün derecede âlim idi. Kelâm
ilminde ve i’tikâd bilgilerinde Ehl-i sünnetin
reisidir.
Fıkıh ilmindeki çok geniş bilgisini ve
kıyasdaki harikulâde kuvvetini ve akıllara
hayret veren üstünlüğünü bildiren kitaplar
sayılamayacak kadar çoktur.
Tefsir ilminde, müfessirlerin başı,
üstâdı derecesinde idi. Âyet-i kerimelerde
bildirilen hükümleri ve derin incelikleri
anlamak ve anlatmak hususunda müctehidlerin
en başta gelenidir. Bu bakımdan
tefsir ilminde yüksek derecededir. Kur’ân-ı
kerîmde i’tikâda, ibâdetlere, muâmelata ve
diğer hususlara ait binlerce meseleyi anlamakta
en başta gelen müfessirinden biri de
İmâm-ı a’zam (r.a.) dır.
. Hadîs ilminde ise büyük bir muhaddis
ve derin ilim sâhibi idi. (Bahr-ür-râık) kitabının
sâhibi olan İbnü Nüceym-i Mısri,(Eşbâh) kitabında diyor ki, “îmâm-ı Şâfi’î,
fikh ilminde mütehassıs olmak isteyen,
Ebû Hanîfe’nin kitâblarını okusun
buyurdu.” Abdüllah ibni Mübârek diyor ki,
“Fıkh ilminde Ebû Hanîfe gibi mütehassıs
görmedim.” Büyük âlim Mis’ar, Ebû
Hanîfe’nin karşısında diz çökerek, bilmediklerini
sorar öğrenirdi. “Bin âlimden ders
aldım. Fakat, Ebû Hanîfe’yi görmeseydim,
Yunan felsefesinin batakhğına kayacaktım”
demiştir. Ebû Yûsuf buyuruyor ki,
“Hadîs ilminde Ebû Hanîfe gibi derin bilgi
sâhibi olan kimseyi görmedim. Hadîs-i
şerifleri açıklamakta onun gibi bir âlim
yoktur.” Büyük âlim ve müctehid Süfyân-ı
Sevrî buyuruyor ki, “Bizler, Ebû Hanîfe’
nin yamnda, doğan kuşu yanındaki serçeler
gibi idik, Ebû Hanîfe, âlimlerin
önderidir.” Âli bin Âsim diyor ki, “Ebû
Hanîfe’nin ilmi, zamanındaki âlimlerin
ilmlerin toplamı ile ölçülse, Ebû Hanîfe’nin
ilmi fazla gelir.” Yezîd bin Hârûn diyor ki,
“Bin âlimden ders aldım. Bunların arasında
Ebû Hanîfe gibi vera’ sâhibi olamm
ve akh, O’nun aklı kadar çok olanını
görmedim.” Şam âlimlerinden Muhammed
bin Yûsuf Şâfi’î, “Ukûd-ül-cemân fî-
menâkıb-in-Nu’mân” ismindeki kitâbında,
Imâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’yi çok övmekte,
Onun üstünlüğünü uzun anlatmakta ve
Ebû Hanîfe, müctehidlerin reîsidir demektedir.
îmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe buyurdu
ki, “Resûlullahın hadîs-i şerifleri başımızın
tâcı ve gözümüzün nûrudur. Eshâb-ı kirâ-
mın sözlerini arar, seçer ve onlara uyarız.
Tâbiînin sözleri ise, bizim sözlerimiz
gibidir.”
(Seyf-ül-m ukallidîn alâ a ’nâk-ilmünkirîn)
kitabında mevlâna Muhammed
Abdülcelîl, fârisî olarak buyuruyor ki,
“Mezhebsizler (Ebû Hanîfe’nin hadîs bilgisi
zayıf idi) diyor. Bu sözleri câhil olduklarını
veya hased ettiklerini göstermektedir.”
îmâm-ı Zehebî ve îbni Hacer-i Mekkî
buyuruyorlar ki; “îmâm-ı a’zam Ebû
Hanîfe hadîs âlimi idi. Dört bin âlimden
hadîs aldı. Bunlardan üç yüzü Tâbiînin
hadîs âlimi idi.” îmâm-ı Şa’rânî, (Mizân)
inin birinci cildinde diyor ki, “îmâm-ı a’
zamın müsnedlerinden üçünü inceledim.
Hepsi, Tâbiînin meşhûr âlimlerinden rivâ-
yet edilmiştir.” Mezhebsizlerin, müctehid
imâmlara ve hele bunlann en önde olam,
Îmâm-ül-müslimîn Ebû Hanîfe’ye olan
hasedleri, kalblerini kör ve vicdânlannı
yok etmiş olacak ki, bu îslâm âlimlerinin
güzelliklerini, üstünlüklerini inkâr ediyorlar.
Kendilerinde bulunmayan şeylerin
başka sâlih kimselerde bulunmasını istemiyorlar.
Bunun için, din imâmlanmızın
üstünlüklerini inkâr ediyorlar. Böylece,
kendilerini hased hastalığına kapdınyorlar.
(Hadâık) kitâbında diyor ki, “îmâm-ı
a’zam Ebû Hanîfe, ezberlediği hadîs-i şerifleri
yazardı. Yazdığı hadîs kitâblarını sandıklarda
saklardı. Böylece hazırladığı
birkaç sandığı hep yamnda taşırdı. Az
hadîs rivâyet etmesi, ezberlediği hadîs ade-dinin az olduğunu göstermez. Bunu ancak
din düşmanı olan müte’assıb kimseler söyliyebilir.
Onların bu taassublan ise, İmâmı
a’zamın kemâline şâhid olmaktadır.
Çünkü, nâkıslann kötülemeleri, âlimlerin
kemâllerini gösterir. Büyük bir mezhebi
kurmak ve yüzbinlerle suâli, âyet-i kerimelerden
ve hadîs-i şeriflerden delîl getirerek
cevâblandırabilmek, tefsîr ve hadîs bilgilerinde
derin ihtisâs sâhibi olmayanın yapacağı
bir iş değildir. Hem de, bir benzeri, bir
örneği olmadan nev’i şahsına münhasır,
ancak onun gibi bir zâtın kurabileceği, yeni
bir mezheb ortaya koymak, îmâm-ı a’-
zamın tefsîr ve hadîs ilmlerindeki vukû-
funu, ihtisâsını açıkça göstermektedir.
İnsan gücünün üstünde çalışarak, bu mezhebi
ortaya koyduğu için, hadîs-i şerifleri
ayrıca bildirmeye, râvîlerini saymağa
vakit bulamaması, bu yüce imâmı, hadîs
bilgisi zayıf idi gibi, hased taşlan atarak
lekelemeğe sebeb olamaz. Zâten dirâyet
olmadan rivâyet etmenin makbûl olmadığı
ma’lumdur. Meselâ, İbn-ü Abdilberr (Dirâ-
yetsiz rivâyet kıymetli olsaydı, çöpçünün
bir hadîs söylemesi, Lokmân’ın aklından
üstün olurdu) demiştir. İbn-i Hacer-i Mekkî,
şâfi’î mezhebi âlimlerinden olduğu hâldeKalâid) kitâbında diyor ki “Büyük hadîs
âlimi A’meş, tmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’
den birçok mes’ele sordu. İmâm-ı a’zam,
suâllerinin herbiri için hadîs-i şerifler okuyarak
cevap verdi. A’meş, İmâm-ı a’zarrun
hadîs ilmindeki derin bilgisini görünce, (Ey
fikh âlimleri! Sizler mütehassıs tabîb, biz
hadîs âlimleri ise, eczacı gibiyiz! Hadîsleri
ve bunları rivâyet edenleri biz söyleriz.
Bizim söylediklerimizin ma’nâlannı siz
anlarsınız!) dedi. (Ukûd-ül-cevâhir-ilmiinife)
kitabında diyor ki, “Ubeydullah
bin Amr, büyük hadîs âlimi A’meş’in
yanında idi. Birisi gelip, birşey sordu. A’
meş bunun cevâbını düşünmeğe başladı. O
esnâda, İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe geldi.
A’meş, bu suâli İmâm’a sorup cevâbım
istedi. İmâm-ı a’zam hemen geniş cevap
verdi. A’meş, bu cevâba hayran olup, yâ
İmâm! Bunu hangi hadîsden çıkardın dedi.
İmâm-ı a’zam, bir hadîs-i şerif okuyup, bundan
çıkardım. Bunu senden işitmişdim
dedi. İmâm-ı Buhârî, üçyüz bin hadîs ezberlemişdi.
Bunlardan yalnız oniki bin kadarını
kitaplarına yazdı. Çünkü, (Benim
söylemediğimi hadîs olarak bildiren,
C ehenm m de çok acı azap görecektir.)
hadîs i şerifinin dehşetinden çok korkardı.
İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’nin vera’ ve takvâsı
daha çok olduğundan, hadîs nakl edebilmesi
için çok ağır şartlar koymuştu.
Ancak bu şartlann bulunduğu hadîs-i
şerifi nakl ederdi. Ba’zı hadîs âlimlerinin
meslekleri geniş, şartlan hafif olduğu için,
çok sayıda hadîs rivâyet etmişlerdir. Hiçbir
hadîs âlimi, bu şartlann aynlığı sebebiyle
başka âlimleri küçültmemiştir. Böyle olmasaydı,
İmâm-ı Müslim, İmâm-ı Buhârî’yi
incitecek birşey söylerdi. İmâm-ı a’zam
Ebû Hanîfe’nin ihtiyatı ve takvâsı çok
olduğu için, az hadîs rivâyet etmesi, ancak
onu medh ve senâ etmeğe sebeptir, elKavlül-fasl
kitabında diyor ki, İmâm-ı a’
zamın rivâyet ettiği hadîs-i şerifler on yedi
adet değildir. Onun rivâyet ettiği hadîs-i
şerifler on yedi kitap teşkil etmiştir. Bunlardan
her birine “Müsned-i Ebû Hanîfe” adı
verilmiştir.
Ictihâdı (Mezhebi): Ehl-i sünnetin
dört hak mezhebinden biri de İmâm-ı a’
zamın (r.a.) kurduğu Hanefi mezhebidir.
Onun ictihâdını ve mezhebinin mahiyetini
anlamak bakımından önce mezhebin târifi
ve izahı üzerinde durmak gerekmektedir.
Mezheb; bir müetehidin dînî kaynaklardan
çıkardığı hükümlerin hepsine denir.
Müctehid âlim tarafından, îmânda ve
amelde (ibâdetlerde ve işlerde) Allahü teâ-
lâmn nzâsına kavuşmalan için müslü-
manlara gösterilen yoldur. Bir müetehidin,
Islâmiyeti kaynaklanndan anlamak ve
anlatmak hususunda takibettiği usûller ve
bu usûllere bağlı olarak çıkardığı hüküm-*
lerdir. Mezheb, lügatte gitmek, tâkibetmelc,
gidilen yol ma’nâlanna gelir. Genel olarak
görüş, doktrinr akım ma’nâlanna da
kullanılmıştır.
İslâm dîninde, îmân edilecek şeylerde
mezheblere aynlmak yoktur. İslâmiyet,
müslümanlardan Peygamber efendimizin
(s.a.v.). inandığı ve bildirdiği gibi îmân
etmelerini istemektedir. Peygamberimiz
(s.a.v.) bir tek îmân bildirmiştir. Eshâb-ı
kirâmın hepsi, O’nun bildirdiği gibi inanmış,
i’tikâdda (inançta) hiçbir aynlıklan
olmamıştır. Peygamberimizin (s.a.v.) vefâ-
tından sonra insanlar, Islâmiyeti Eshâb-ı
kirâmdan işiterek ve sorarak öğrendiler.
Hepsi aynı îmâm bildirdiler. Onlann, Peygamberimizden
naklederek bildirdikleri bu
îmâna “Ehl-i sünnet i’tikâdı” denilmiştir.
Eshâb-ı kirâm (r.a.) bu îmân bilgilerine,
kendi düşüncelerini, felsefecilerin sözlerini,
nefsânî arzulannı, siyâsi görüşlerini ve
buna benzer başka şeyleri; aslâ kanştırmadılar.
Eshâb-ı kirâm, hepsinde kemâl derecede
mevcut bulunan Allahü teâlâyı tenzîh
ve takdis etmek, O’nun bildirdiklerini
tereddütsüz kabûl edip inanmak, müteşâ-
bih (ma’nâsı açık olmayan) âyetlerin te’
viline dalmamak… gibi vasıflan ile
îmanlannı Peygamberimizden işittikleri
gibi muhafaza ettiler. Islâmiyetteki îmân
esaslannı insanlara, soranlara; saf, berrâk
ve aslı üzere tebliğ ettiler, bildirdiler.
Eshâb-ı kirâmın Resûlullahtan naklen
bildirdikleri bu tebliği olduğu gibi, hiçbirşey
eklemeden ve çıkarmadan kabûl edip,
böylece inanıp, onlann yolunda olanlara
“Ehl-i sünnet vel cemâat” firkası, bu doğru
ve asıl (hakîki) İslâmiyet yolundan aynlanlara
da bid’at firkalan (dalâlet firkalan,
bozuk-sapık yollar) denildi.
Allahü teâlâ, bütün müslümanlardan
tek bir îmân istemektedir. Islâmiyette,
îmânda, i’tikâdda tefrikaya, aynhğa izin
verilmemiştir. Resûlullah efendimizin
(s.a.v.) inandığı ve bildirdiği ve Eshâb-ı
kirâmın naklettiği gibi îmân eden müslü-
manlara “Ehl-i sünnet ve’l-cemâat” veya
kısaca “Sünnî” denir. Sünnî müslümanlara,
mezheb imâmı olan büyük İslâm
âlimleri tarafından Kur’ân-ı kerîm ve
hadîs-i şeriflerde hükmü açıkça bildirilmemiş
olan ba’zı ibâdetlerin ve günlük muamelelerin
tarifinde ve yapılışında
gösterilen ve Allahü teâlâmn nzâsına
kavuşturan yollara amelî mezhebler denilmiştir.
Mezheb imâmı olan büyük İslâm
âlimlerinin aralanndaki böyle ietihad aynlıklanna
dînin sâhibi izin vermiş ve bu hâl
her zaman ve her yerde müslümanlann
Islâmiyete dosdoğru uymalannı temin
ederek müslümanlar için rahmet olmuştur.
Nitekim hadîs-i şerifte “Âlimlerin mezheblere
ayrılması rahm ettir” buyurulmuş
tur. İslâmiyet, hayatın bütün safhalarını
içine alan bir hayat dînidir. Bir insanın
ömrü boyunca yapacağı iş ve hareketlerin
İslâm dîninde mutlak sûrette bir hükmü
vardır. Çünkü İslâmiyet, müslümanlardan
her an ve her işinde Allahü teâlâmn rızâsı
üzere bulunmayı istemektedir. Bu ise önce,
îmâmn ve i’tikâdın doğruluğu ile olur.
Böyle doğru bir îmâna, i’tikâda sâhip olan
müslüman, Ehl-i sünnet ve’l-cemâat yolundadır.
Ancak sâlih ve kâmil bir müslüman
olmak için her türlü iş ve harekette de
Allahü teâlâmn rızâsını gözetmek şarttır.
Amelî mezhebler, Ehl-i sünnet olan müslü-
manlara fiil ve işlerinde Allahü teâlâmn
râzı olduğu usûlleri, yollan gösterirler.
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde insanlara
îmân etmelerini emretmekte ve inananlann
da sâlih ameller işleyerek nzâsım
kazanmalarını istemektedir. Eshâb-ı
kirâm (İlk müslümanlar) îmân ettikten
sonra, her işlerinde çok büyük bir hassasiyetle
Allahü teâlâmn nzâsım aradılar.
Kur’ân-ı kerîmde açıkça bildirilen emirleri
(farzlan) eksiksiz olarak ve hulûs-i kalb ile
yerine getirdiler. Açıkça bildirilen yasaklardan
(haramlardan) şiddetle kaçındılar.
Peygamber efendimiz (s.a.v.) Kur’ân-ı
kerîmi, hadîs-i şerifleri ile açıklayarak
doğru anlaşılmasını temin etti. Eshâb-ı
kirâm, Kur’ân-ı kerimden anlayamadıklanm
gelir, Peygamber efendimize sorar,
öğrenir ve işlerini ona göre yapardı. Kur’
ân-ı kerimde açıkça bildirilmeyen hususlarda,
Peygam ber efendimiz nasıl
yapıyorsa ve nasıl yapılmasını istiyorsa
öylece tatbik ederlerdi. Bu Resûlullaha tâbi
olmak Eshâb-ı kirâmda öylesine yüksek bir
seviyede idi ki; Kur’ân-ı kerime ve Resûlullahın
sünnetine uymayan bir işi yapmaktan
korkarlar, ürperirler ve şiddetle
kaçınırlardı. Şâyet karşılanna âyet-i
kerîme ve hadîs-i şerif ile açıkça bildirilmeyen
bir iş çıkarsa kendileri ictihad eder, bu
işde Allahü teâlâmn nzâsım araşünr ve
bulduklanna göre amel ederlerdi. Nitekim
Peygamber efendimiz, uzak yerlere vâli ve
kadı (hâkim) olarak gönderdiği eshâbma,
Kur’ân-ı kerimde ve hadîs-i şerifte hükmünü
açıkça bulamadığı mes’ele hakkında
ictihad etmesini emir buyurdu. Buna Muaz
bin Cebel’i vâli olarak Yemen’e gönderirken
aralannda geçen şu konuşma en güzel
misâli teşkil ediyor: Peygamber efendimiz
Muaz bin Cebel’e şöyle buyurdu:
– Yâ Mu&z! Karşına çıkan bir işde
neye gö re hüküm vereceksin?
– Allah’ın kitabı (Kur’ân-ı kerîm) ile, yâ
Resûlullah!
– Yâ K u r’ûn-ı k erîm d e açıkça
bulamazsan?
– Resûlullahın sünneti ile..
– Ya Resûlullahın sünnetinde d e
açıkça bulamazsan?
– O zaman ictihad ederim, yâ Resûlullah!
dedi.
Bunun üzerine Peygamberimiz (s.a.v.)
“Resûlünün elçisini, kendi râzı olduğunda
ve Resûlünün râzı olduğunda
muvaffak kılan Allaha hamdolsun”
buyurdu.
Aynca, vahiy ile bildirilmeyen işlerde
de bizzat Resûlullah ve Eshâb-ı kirâm ictihad
ediyorlar, Eshâb-ı kirâmın ictihâdımn
Resûlullahın ictihâdına uymadığı da oluyordu.
Meselâ; Bedir’de alınan esirlere
yapılan muamele hakkında Peygamber
efendimiz ile Hz. Ebû Bekir fidye ahnarak
sahverilmelerini, Hz. Ömer de öldürülmelerini
ictihâd etmişlerdi. Allahü teâlâ, Hz.
Ömer’in ictihâdına uygun olanı, vahiy ile
bildirdi.
Eshâb-ı kirâmın hepsi müctehid idiler.
Onlar din bilgilerini bizzat Resûlullahtan
(s.a.v.) aldılar. O’nu bizzat görmenin, O’
nun sohbetinde bulunmamn kazandırdığı
çok yüksek ma’nevi kemâllere (olgunluklar,
üstünlükler) erdiler. Nefisleri mutmeinne
olup, herbiri ihlâs, edeb, ilim ve
irfanda Eshâbdan olmayanlardan hiçbir
âlimin ve evliyâmn sâhip olamayacağı
üstünlüklere kavuştular. Herbirinin hidâ
yet yıldızlan olduğu hadîs-i şerifle bildirildi.
Hepsinin îmâm, i’tikâdı bir idi.
Haklannda nass (âyet ve hadîs) bulunmayan
mes’elelerde ictihad ettiler. Herbiri,
amelde mezheb sâhibi idiler. Çoğunun ictihadlanndan
çıkardıklan hükümler birbirine
benzerdi. îctihadları toplanıp,
kitablara geçirilmediği için mezhebleri
unutuldu. Bunun için bugün Eshâb-ı
kirâmdan herhangi birinin mezhebine
uymak mümkün değildir.
îslâmiyeti Eshâb-ı kirâmdan öğrenen
Tâbiîn ve bunlardan öğrenen Tebe-i tâbünden
de din bilgilerinde yükselip, mutlak
müctehidlik derecesine ulaşan büyük
imâmlar yetişti. Bunlar da amelde mezheb
sâhibi idiler ve herbirinin ictihadlanndan
meydana gelen hükümlere, o âlimin mezhebi
denildi. Bu âlimlerden de çoğunun
mezhebi kitaplara geçirilmediği için unutuldu.
Yalmz dört büyük imâmın ictihadları,
talebeleri tarafından kitaplara
geçirilerek muhafaza edildi ve müslümanlar
arasında yayıldı. Yeryüzünde bulunan
bütün müslümanlara doğru yolu gösteren
ve İslâm dînini değişmekten, bozulmaktan
koruyan bu dört imâmın birincisi îmâm-ı
a’zam Ebû Hanîfe, İkincisi tmâm-ı Mâlik
bin Enes’tir. Üçüncüsü tmâm-ı Muhammed
bin Idris Şâfiî, dördüncüsü Ahmed bin
Hanbel’dir.
Ehl-i sünnet i’tikâdında olan bu dört
imâmdan İmâm-ı a’zamın yoluna (Hanefi
Mezhebi), İmâm-ı Mâlik’in yoluna (Malikî
.Mezhebi), İmâm-ı Şâfiî’nin yoluna (Şâfiî
Meçhebi), Imâm-ı Ahmed bin Hanbel’inyoluna da (Hanbelî Mezhebi) denilmiştir.
Bu gün bir müslümamn Allahü teâlânm
rızâsına uygun ibâdet ve iş yapabilmesi,
ancak bu dört mezhebden birine uyması ile
mümkündür. Her müslümamn ictihad
yaparak Kur’ân-ı kerim ve hadîs-i şeriflerden
hüküm çıkaracak büyük bir îslâm
âlimi, ya’nî mutlak müctehid olması hem
mümkün değildir, hem de Hicri dördüncü
asırdan sonra böyle bir âlim yetişmemiştir.
Kur’ân-ı kerimden herkesin kendi
aklına göre ma’nâ verip, hüküm çıkarması
da yasak edilmiştir. Hadîs-i şerifte; “K u r’
ân-ı kerim den kendine gö re m a’nâ
çıkaran kâfir olur.” buyuruldu. Kur’ân-ı
kerimdeki hükümlerin hepsini, müctehid
olan din âlimleri bile çıkaramayacakları
için Resûlullah (s.a.v.) efendimiz, Kur’ân-ı
kerimin hükümlerini hadîs-i şeriflerle açıklamıştır.
Kur’ân-ı kerîmi ancak Resûlullah
açıkladığı gibi, hadîs-i şerifleri de yalmz
Eshâb-ı kirâm ve müctehid imâmlar anlayabilmişler
ve açıklamışlardır. Allahü
teâlâ Kur’ân-ı kerimde Enbiyâ sûresi
yedinci âyetinde; “Bilmiyorsanız, zikir
ehline (âlime) sorunuz” ve yine “Ey akıl
sûhipleri! Akıl erdirem ediğiniz m es’
elelerde, onları bilen ve derinliklerine
tam ermiş olanlara tâbi olunuz!”
buyurmaktadır. Hadîs-i şerifte; “Bilmed
ik le rin iz i b ile n le r d e n so ru n u z.
Cehâletin ilâcı sorup öğrenm ektir.”
buyuruldu. Bu âyet-i kerimeler ve hadîs-i
şerif, ibâdetlerin ve işlerin nasıl yapılacağım
bilmeyenlerin bilenlerden sorup öğrenmelerini
emretmektedir. Ya’nî avâmın
mutlak müctehidlerden sorup öğrenmesi
lâzımdır.
îmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, îmâm-ı
Mâlik, îmâm-ı Şâfiî ve îmâm-ı Ahmed bin
Hanbel, Kur’ân-ı kerimden ve hadîs-i şeriflerden
ictihad ederek, îslâm dînindeki emirleri,
yasakları, helâlleri, haramları
açıkladılar.
îslâmiyette bütün din bilgileri dört kaynaktan
çıkarılmıştır. Bunlar (Kur’ân-ı
kerim), (Hadîs-i şerifler), (İcmâ-ı ümmet) ve
(Kıyas-ı fukahâ)’dır. Bütün müctehidler,
bir işin nasıl yapılacağını, Kur’ân-ı
kerimde açık olarak bulamazlarsa, hadîs-i
şeriflere bakarlar. Hadîs-i şeriflerde de
açıkça bulamazlarsa, bu iş için (îcmâ’) var
ise, öyle yapılmasını bildirirler. îcmâ’ sözbirliği
demektir. Ya’nî, bu işi, Eshâb-ı kirâ-
mın hepsinin aynı sû retle yapması veya
söylemesi demektir. Eshâb-ı kirâmdan
sonra gelen Tâbünin de icmâı delildir,
senettir. Daha sonra gelenlerin, yaptıkları,
söyledikleri şeye icmâ denmez.
Bir işin nasıl yapılması lâzım olduğu,
icmâ ile de bilinemezse, müctehidlerin kıyâ
sına göre yapmak lâzım olur. îmâm-ı
Mâlik, bu dört delilden başka, Medîne-i
münevverenin o zamanki ahâlisinin sö2- birliğine de senet dedi. Bu âdetleri, babalarınd
an , dedelerinden ve n ihâyet,
Resûlullahtan görenek olarak gelmiştir.
Bu senet, kıyastan daha sağlamdır, dedi.
Fakat diğer üç mezhebin imâmlan, Medîne
ahâlisinin âdetini senet olarak almadı.
İctihad, lügatte insan gücünün yettiği
kadar, zahmet çekerek uğraşarak çalışmak
demektir. Dînî bir terim olarak; Kur’an-ı
kerimde ve hadîs-i şeriflerde, tam anlaşılır
ve açık bir şekilde bildirilmemiş bulunan
hükümleri ve mes’eleleri, açık ve geniş
anlatılmış mes’elelere benzeterek, meydana
çıkarmaya uğraşmaktır. Bunu ancakPeygamberimiz (s.a.v.) ve O’nun eshâbımn
hepsi ile diğer müslümanlardan ictihad
makâmına yükselenler yapabilir ki, bu çok
yüksek insanlara (müctehid) denir.
îctihad yolu ikidir: Biri, Irak âlimlerinin
yolu olup, buna (Re’y yolu) denir. Ya’nî
kıyas yoludur. Bir işin nasıl yapılacağı,
Kur’ân-ı kerimde ve hadîs-i şeriflerde
açıkça bildirilmemiş ise, buna benzeyen
başka bir işin nasıl yapıldığı aramr, bulunur.
Bu iş de, onun gibi yapılır Eshâb-ı
kirâmdan sonra, bu yolda olan müctehidlerin
reisi, tmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe’dir.
İkinci yol, Hicaz âlimlerinin yolu olup,
buna (Rivâyet yolu) denir. Bunlar, Medînei
münevvere ahâlisinin âdetlerini, kıyastan
üstün tu tar. Bu yolda olan
müctehidlerin büyüğü, İmâm-ı Mâlik’dir
ki, Medîne-i münevverede oturuyordu.
İmâm-ı Şâfiî ile Ahmed îbni Hanbel de,
İmâm-ı Mâlik’in yolunu öğrendikten sonra
Bağdat tarafına gelerek İmâm-ı a’zamın
talebesinden okuyup, bu iki yolu birleştirdi.
Ayrı bir ictihad yolu kurdu. İmâm-ı Şâfiî,
kendisi çok beliğ, edip olduğundan, âyet-i
kerîmelerin ve hadîs-i şeriflerin ifâde tarzına
bakıp, kuvvetli bulduğu tarafa göre iş
görürdü. İki tarafta da kuvvet bulamazsa,
o zaman, kıyas yolu ile ictihad ederdi.
Ahmed Îbni Hanbel de, İmâm-ı Mâlik’in
yolunu öğrendikten sonra Bağdat taraflarına
gidip, İmâm-ı a’zam’ın talebesinden
kıyas yolunu almış ise de, pek çok hadîs-i
şerif ezberlemiş olduğundan önce, hadîs-i
şeriflerin birbirini kuvvetlendirmesine
bakarak, ictihad etmiştir. Böylece, ahkâm-ı
şeriyyenin çoğunda, diğer üç mezhebden
ayrılmıştır.
Bu dört mezhebin hâli, bir şehir ahâlisinin
hâline benzer ki, önlerine çıkan bir işin
nasıl yapılacağı kanunda bulunmazsa, o
şehrin eşrâfi, ileri gelenleri toplamp, o işi
kanunun uygun bir maddesine benzeterek
yaparlar. Ba’zan uyuşamayıp, ba’zısı devletin
maksadı, beldeleri tâmir ve insanlann
rahatlığıdır der. O işi, rey ve fikirleri ile,
kanunun bir maddesine benzetir. Bunlar,
Hanefi mezhebine benzer. Ba’zılan da, devlet
merkezinden gelen memurların hareketlerine
bakarak, o işi, onların hareketine
uydurur ve devletin maksadı, böyle yapmaktır
derler. Bunlar da, Mâlikî mezhebine
benzer. Ba’zılan ise kanunun ifâdesine,
yazının gidişine bakarak, o işi yapma
yolunu bulur. Bunlar da, Şâfiî mezhebi
gibidir. Bir kısmı ise, kanunun başka maddelerini
de toplayıp, birbiri ile karşılaştırarak,
bu işi doğru yapabilmek yolunu arar.
Bunlar da, Hanbelî mezhebine benzer. İşte
şehrin ileri gelenlerinden her biri, bir yol
bulur ve hepsi, yolunun doğru ve kanuna
uygun olduğunu söyler. Kanunun istediği
ise, bu dört yoldan biri olup, diğer üçü yanlıştır.
Fakat, kanundan ayrılmaları,
kanunu tanımadıkları için, devlete karşı
gelmek için olmayıp, hepsi kanuna uymak,
devletin emrini yerine getirmek için çalış
tıklarından, hiçbiri suçlu görülmez. Belki,
böyle uğraştıkları için, beğenilir. Fakat,
doğrusunu bulan daha çok beğenilip,
mükâfât alır. Dört mezhebin hâli de böyledir.
Allahü teâlânın istediği yol, elbette birdir.
Dört mezhebin ayrıldığı bir işde,
birinin doğru olup, diğer üçünün yanlış
olması lâzımdır. Fakat, her mezhep imâmı,
doğru yolu bulmak için uğraştığından,
yanılanlar af olur ve hattâ sevap kazanır.
Çünkü Peygamberimiz (s.a.v.) “Ümmetime,
yanıldığı ve unuttuğu için cezâ
yoktur. ” buyurdu. Dört mezhebin bu ayrı
lıkları ba’zı işlerde olup, dînin temellerinde
ve inamlacak şeylerde, aralarında tam birlik
bulunduğundan, ya’nî Ehl-i sünnet i’
tikâdında olduklarından birbirini severler
ve aslâ kötülemezler. Bu dört mezhebten
herbirine Ehl-i sünnet’ten milyonlarca
kimse uydu. Dört mezhebin i’tikâdı bir olduğundan
birbirine yanlış demez, bid’at
sahibi, sapık bilmezler. Doğru yol, bu dört
mezheptedir deyip her biri kendi mezhebinin
doğru olmak ihtimâli daha çoktur,
bilir. Ictihadla anlaşılan işlerde Islâmiyetin
açık emri bulunmadığı için, Ehl-i sünnet
olan ve dört mezhebten birine uyan her
Müslüman; “Benim mezhebim doğrudur,
yanlış olmak ihtimâli de vardır. Diğer üç
mezheb yanlıştır, doğru olmak ihtimâli de
vardır” der ve öyle inanır. Dört mezhebin
amellere, ya’nî ibâdetlere, işlere ait belli birkaç
şeyde birbirlerinden ayrılmaları, müslümanlar
için rahmet ve kolaylıktır.
Hadîs-i şerifte; “Ümmetimin âlimlerinin
ihtilâfı rahm ettir.” buyuruldu ki,
burada amellerde olan aynlık bildirilmektedir.
îmânda ve i’tikâdda ayrılık felâkettir
ve kesinlikle yasaklanmıştır. Allahü teâlâ
ve Peygamberi, mü’minlere merhametli
oldukları için, ba’zı işlerin nasıl yapılacağı,
Kur’ân-ı kerim ve hadîs-i şeriflerde açık bildirilmedi.
Açıkça bildirilse idi, öylece yapmak
farz olurdu. Yapmıyanlar günaha
girer, kıymet vermeyenler de kâfir olurdu.
Mü’minlerin hâli çok güç olurdu. İşte böyle
işleri mezheb imamları açıkça bildirilenlere
benzetmekte, birbirlerinden ba’zı
bakımlardan ayrılmışlardır.
Bir Müslümamn, dört mezhebden hangisinde
ise o mezhebteki bilgileri öğrenmesi,
her işinde o mezhebe uyması
lâzımdır. Bir mezhebe uyan bir müslüman,
mezhebinin imâmının Kur’ân-ı kerimden
ve hadîs-i şeriflerden ve icmâ-ı ümmetten
çıkardığı delillere uymaktadır. Bu delilleri
bilmesi şart ve lâzım değildir. Amellerde
asıl olan, âyet-i kerime ve hadîs-i şerif
ezberlemek değil, işleri Allahü teâlânın
nzâsına uygun yapmaktır. Mezheb imâm’
lan, ömürlerini vererek, bu nzâ-i ilâhiyyeyolunu araştırmışlar, bulduklarını bütün
müslümanlara sağlam vesikalarla haber
vermişlerdir. Müslümanlar, asırlardır
olduğu gibi şimdi de bu dört mezhebten
birine uymakta ve işlerini buna göre yapmaktadır.
Şâyet bir işin yapılmasında
haraç, zorluk bulunursa, ya’nî kendi mezhebine
göre yapmasına imkân kalmazsa,
bu işini diğer üç mezhebten birine göre yapması
câiz olur. Fakat, ikinci mezhebin o işe
bağlı şartlarını gözetmesi de lâzımdır.
Görüldüğü gibi, eğer mezheb imâmlan
arasında bu farklılıklar olmasaydı, müslü
manlar karşılarına çıkan bir işte şaşkın,
çâresiz ve sıkıntı içinde kalacaktı. Nitekim
eski ümmetlerde işler hakkında hüküm bir
tane idi. Bu bir hükme uyanlar kurtuldu,
uyamayanlar sıkıntıya düştü. O ümmetlerde
İmâm-ı a’zam gibi âlimlerin yetişmemiş
olması, şeriatlerinin kısa zamanda
bozulup yok olmasının da sebeplerinden
birini teşkil etti.
Bugün nikâh, talâk, zekât, gusül,
abdest, namaz, setr-i avret ve daha birçok
mühim mes’elede dînen makbûl bir zarurete,
sıkıntıya düşen dört mezhebten birindeki
müslümanlar, diğer mezheblerden
birinin o konudaki hükmüne uyarak tslâ-
miyete uygun yaşamak imkânına kavuş
maktadır. Ancak, bir işde dînin kabûl ettiği
bir zaruret olmadan kendi mezhebinin hükmünü
bırakıp, bir başka mezhebe uymak
ve keyfine göre bir işi bir mezhebe, başka
bir işi öteki mezhebe, bir diğer işi de daha
başka bir mezhebe göre yapmak kesinlikle
yasaktır ve îslâmiyette buna “telfik” veya
“mezhepsizlik” denir. Böyle olan bir kimse,
işlerinde Allahü teâlânın rızâsını değil,
kendi arzusunu düşünüyor demektir*
Bunun ise; dîni, insanlann isteklerine göre
değişebilen bir oyuncak hâline getirmeye
kadar gideceği açıktır.
İslâm âlimleri mezhebsizliğin, dinsizliğe
giden bir köprü olduğunu bildirmişlerdir.
Müslümanlardan, İslâm âlimlerine
uymaları istenmektedir. Hadîs-i şeriflerde
âlimler hakkında; “Din âlimleri, peygam
berlerin vârisleridir.”, “ Talebesi
arasında âlim, ümmeti arasında peygam
ber gibidir.” “Fıkıh âlimleri kıymetlidir.
Onlarla beraber bulunmak
ibâdettir.” “Ümmetimin âlimlerine
saygılı olunuz. Onlar yeryüzünün
yıldızlarıdır. ” buyuruldu.
İslâm âlimlerine uymak, dört mezhebden
birinde bulunmakla olur. Asırlardır
gelip geçmiş bütün İslâm âlimleri de, bu
dört mezhebden birinde bulunan âlimlerden
ders alarak yetişmişler ve bu mezheblere
uymuşlardır. Ehl-i sünnet âlimleri,
hükümleri eksiksiz kayda geçirilmiş bulunan,
her müslüman tarafından işitilen, bilinen
ve asırlardır müslümanlann tâbi
olduğu, uyduğu dört hak mezhebten birine
uymadan yapılan amelin bâtıl olacağını
sözbirliği ile bildirmişlerdir.
Mezhebleri beğenmeyen, onlardan
birine uymayan veya mezheblerin kolayhklannı
birleştirmeye çalışan bir kimse,
asırlardan bu yana gelip geçmiş milyonlarca
müslümamn yolundan aynlmış,
kendi başına yeni bir yol tutmuş olur.
Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerimde Nisâ sûresi
114’üncü âyetinde “Mü’m inlerin yolundan
ayrılanı C eh en n em e atarız.”
buyurmaktadır.
Dört mezheb imâmımn ve bunların
yetiştirdiği müctehid olan âlimlerin çözdüğü
mes’elelerin sayısı milyonlan aşmaktadır.
Bunlardan yalnız İmâm-ı a’zamhazretlerinin 500 binden fazla fıkıh mes’
elesini çözdüğü kıymetli kitaplarda bildirilmektedir.
Dört mezhebin imâmlan ve
bunlara bağlı müctehidleri, müslümanlann
başlanna gelebilecek hemen her işin
dindeki hükmünü bildirmişlerdir. Asırlardır
dört hak mezhebe uyan müslümanlardan,
herhangi bir müşkülün cevâbım
bulamayan hiç duyulmamıştır. Bu gün de
dünyânın her yerinde yaşayan müslümanın
her türlü işlerinin cevâbı, bu dört hak
mezhebin kitaplarında vardır. Yeniden içtihadı
icâb ettiren, cevapsız kalan, çözülmemiş
bir mes’ele bırakmamışlardır. Âhırette
mes’ûliyetten kurtulmak için müslümanlar,
amellerini nasıl yapacaklarını, mezheblerinin
inceliklerine vâkıf Ehl-i sünnet
âlimlerinden sorarak veya bunların kitaplarından
okuyarak kolaylıkla öğrenmektedirler.
Çoğu hıristiyan papazı olan Avrupah
müsteşriklerin ve peygamberliğe inanmayan
modem teoloji filozoflarının kitaplarında
veya bunların kitaplarından yapılan
tercüme ve iktibaslarda yalan ve iftira olarak
bu dört hak mezheb mensuplan arasında
tartışmalar, hattâ silâhlı mücâdeleler
vukû bulduğunun yazıldığı esefle
görülmektedir. Halbuki İslâm tarihinde
hiçbir devirde Hanefîlerle, Şâfiîler, Mâlikî-
ler vb. arasında mezhep aynlığı sebebiyle
en küçük bir sürtüşme bile vukû bulmamış
tır. Başta dört mezhebin imâmlan birbirlerini
dâima hürmet ve sevgiyle yâdetmişler,
birbirlerinin ictihadlanna aslâ yanlış
dememişler ve kötülememişlerdir. Siyâsete
ve hükümet işlerine hiçbir devirde kanşmamışlardır.
Bunlara uyan müslümanlar da
mezhep imâmlanmn yolundan giderek,
dört mezhebten birine uyan din kardeşleriyle
sevişmişler, asırlar boyu birarada
huzûr ve rahat içinde yaşamışlardır. Müslümanlan
bölmeye, aralannı açıp birbirleriyle
düşman etmeye ve çatıştırmaya
matuf bu iddia ve iftiralar, Islâmiyeti bilen,
tarih bilgisi doğru ve kuvvetli, kültürlü
müslümanlar arasında hiçbir itibar görmemekte,
gerek ülkemizde ve gerekse diğer
İslâm ülkelerindeki dört hak mezhepteki
müslümanlar, birbirlerini severek, sayarak,
kardeşçe, rahat ve huzûr içinde yaşamaktadırlar.
Ehl-i sünnet i’tikâdındaki
müslümanlar, dört hak mezhebe uymamn
değil, uymamamn bölücülük ve tefrika
çıkarmak olduğunu çok iyi bildiklerinden,
birbirlerine olan muhabbetleri derinleş
mektedir.
İşte İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe; en
mükemmel usûller ile yaptığı uzun çalışmalan
ve içtihadı neticesinde çözdüğü ve tedvin
ettiği fıkıh (hukuk) bilgileri ile
müslümanlann ibâdetlerinde ve diğer işte-.
rinde İslâmiyet* doğru bir şekilde uymak
için tâkip edecekleri bir yolu gösterdi ve bu
yola “Hanefi Mezhebi” denildi.
İmâm-ı a’zam fikhı, “Leh ve aleyhde
olam bilmek, tanımak” diye târif etmiştir.
Bu târife göre fikhı tesbit etmek için, Edillei
şeriyyeye başvururdu. Bunlar Kitap (Kur’
ân-ı Kerim), Sünnet (Peygamberimizin
(s.a.v.) sözleri, fiilleri ve takrirleri), İcmâ-ı
ümmet (Eshâb-ı kirâmın bir mes’ele hakkındaki
sözbirliği) ve Kıyâs-ı Fukaha
(Hükmü verilmiş mes’elelere benzeterek bir
başka mes’eleyi hükme bağlamak) dır.
İmâm-ı a’zam, herhangi bir fikıh mevzuunun
işlenmesi veya fetvâsının takrir edilmesi
yahut da cevâbı bulunmak üzere
mevzu (konu) edildiğinde, sırasıyla bu dört
kaynağa baş vururdu.
1- K u r’ûn-ı kerîm ve hadîs-i şerifler:
İmâm-ı a’zam da, diğer müctehidler
gibi, bir işin nasıl yapılacağını, Kur’ân-ı
kerimde açıkça bulamazsa, hadîs-i şeriflere
bakardı. İctihadlannda Peygamberimizin
sünnetine tâbi olmakta, herkesten ileri gitmiş,
mürsel hadîsleri bile müsned hadîsler
gibi senet olarak almıştır.
2- İcm û’ ve Sahûbe kavli: Bir iş hakkında
hadîs-i şeriflerde de açıkça hüküm
bulunmazsa, bu iş için (icmâ) var ise, öyle
yapılmasını emir ederdi. İcmâ, sözbirliği
demek olup, bir işi, Eshâb-ı kirâmın hepsinin
aym sûretle yapması veya söylemesi
demektir. İmâm-ı a’zam, Eshâb-ı kirâmın
sözlerini, kendi kavillerinin üstünde tutmuştur.
Onlann, Peygamberimizin (s.a.v.)
yamnda, sohbetinde bulunmak şerefiyle
kazandıklan derecelerin büyüklüğünü, herkesten
daha iyi anlamıştır.
3- Kıyas: Bir işin nasıl yapılması
lâzım olduğu, icmâ ile veya sahâbe sözü ile
de bilinemezse, kendisi kıyas yaparak
hüküm verirdi. O’nun bu kıyas yoluna, (re’y
yolu) veya iictihad) da denir. Kıyâs; Kur’
ân-ı kerîm ve hadîs-i şeriflerde hakkında
açık hüküm bulunmayan bir işi, hakkında
açık hüküm bulunan bir diğer işe benzeterek
hükme bağlamaktır.
4- İmâm-ı a’zam, nasslardan (âyet-i
kerimelerden ve hadîs-i şeriflerden), icmâ
ve kıyastan başka istihsan ve örfler ile de
hüküm verirdi. Şu kadar var ki, örfün, İslâ-
miyette yasak olduğu açıkça bildirilen bir
hükme aykın olmaması lâzımdır.
İstihsan; daha kuvvetli görülen bir
hususdan dolayı bir mes’elede benzerlerinin
hükmünden başka bir hükme dönmektir.
Ya’nî dînen muteber olan bir tercih
sebebine dayanarak, bir delili buna aykın
düşen başka bir delilden üstün tutup, buna
göre hüküm vermektir.
•
Hanefi mezhebinin bilgileri, sonraki
âlimlere üç yoldan gelmiştir.1- (Usûl) haberleri olup, bunlara zâhir Ebtilleys-i Semerkandî olup (Nevûzil)
haberler de denir. Bunlar, Hanefi mezhebi- kitabını yazmıştır.
nin sâhibi olan Imâm-ı a’zam Ebû Hanlfe’ Osmanlı âlimlerinden Şeyhülislâm
den ve talebesinden gelen haberlerdir. Bu olanların hazırladığı ve sonradan derlenhaberler,
îmâm-ı Muhammed’in altı kitâbı miş (Fetvâlar), aynca bir kanun metni şekile
bildirilmekdedir. Bu altı kitâb, (El- linde tedvin edilmiş (kanunlaştırılmış)
m eb sû t), (E z-ziy â d û t), (E l-câ m V olan ve Ahmed Cevdet Paşa’nın başkanlı-
uaaagîr), (E8-8İyerü88agîr), (El-cûmi’ ğında bir heyet tarafından hazırlanan
ulhebîr), (Ea-siyerülkebîr) kitâblandır. (Mecelle) de Hanefi mezhebinin fıkhî
Bu kitâblan Imâm-ı Muhammed’den, hükümlerini bildirmektedir. Osmanlı Devgüvenilir
kimseler getirdiği için (Zâhir leti zamamnda yetişen büyük fıkıh âlimlehaberler)
denilmişdir. Usûl haberlerini ilk rinden Ibn-i Âbidîn Seyyid Muhammed
tophyan Hâkim şehîd [Muhammed] dir. Emin Efendi’nin hazırladığı ve kendi
Bunun (Kâfi) kitâbı meşhûrdur. Kâfinin zamamna kadar yazılmış en muteber fıkıh
erhleri çoktur. Bunların en meşhûru kitaplanmn bir hülâsasım, özünü teşkil
mâm-ı Serahsî hazretlerinin yazmış eden beş ciltlik (Reddül-Muhtar) kitabı da
olduğu 30 cildlik Mebsut’udur. Hanefi mezhebini bildiren en kıymetli
2- (Nevâdir) haberleri olup, yine bu kaynaklardandır,
imâmlardan gelen haberlerdir. Fakat, bu Aynca günümüz türkçesi ile kaleme
haberler, o altı kitâbta bulunmayıp, ya alınmış ve yüzlerce eserin incelenmesi ile
Imâm-ı Muhammed in (El-kîaârıiyât), meydana getirilmiş olan (Tam ilmihâl
(El-hûrûniyât), (El-cürcâniyyât), (Er- SEÂDET-I EBEDlYYE) kitabı da, Hanefi
rukıyyât) adındaki başka kitablan ile bil- mezhebinin esaslannı bildiren çok geniş
dirilmiş tir. Bu dört kitab, yukarıdaki altı Ve kıymetli bir eserdir. Bu kitap İHLÂS
kitab gibi, açıkça ve sağlam gelmiş olmadı- A.Ş. tarafından neşredilmiş ve İngilizce’ye
ğından, bu haberlere (Zâhir olmıyan de tercüme edilmiştir,
haberler) de denir. Yâhud, başkalanmn
kitablan ile bildirilmişlerdir. Meselâ, Imâm-ı a’zamın yetiştirdiği talebelerin
Imâm-ı a’zamın talebesinden Hasen bin sayısl yaklaşık 4000 civanndadır. BunlaZiyâd’m
(M uharrer) adındaki kitabı ve nn birǰSu- din bilgilerinde ictihad dereceImâm-ı
Ebû Yûsuf un (Emâlî) adındaki 8İne yükselm iştir. Oğlu Hammâd,
kitabı ile bildirilmişlerdir. talebelerinin ileri gelenlerindendir. Imâmı
Ebû Yûsuf ve Imâm-ı Muhammed Şey3-
(Vâkı’at) haberleri üç imâmdan bij- bânî, iki yüksek talebesi olup “İmâmeyn”
dirilmiş olmayıp, bunlann talebelerinin ve kıkâbı ile meşhûr olmuşlardı. Bir dînî
talebesi talebelerinin ictihâd ettikleri mes’ * mes’elede lmâmeynin ictihâdı, Imâm-ı a’
elelerdir. Böyle haberleri, ilk toplı^an zamın ictihâdı ile eşit tutulurdu. Hanefi
İmezhebindeki bir müfü, İmâm-ı a’zamın
sözüne uygun fetvâ verir. Aradığım onun
sözünde açıkça bulamazsa, İmâm-ı Ebû
Yûsuf un sözünü alır. Onun sözlerinde
bulamazsa, îmâm-ı Muhammed Şeybânî’
nin sözlerini alır. Ondan sonra İmâm-ı
Züfer, daha sonra Haşan bin Ziyâd’ın
sözünü alır. Her asırda Hanefi mezhebinde
çok yüksek âlimler yetişmiştir. Evliyânın
büyüklerinden Muhammed
Şâziliyye, Ma’ruf-ı Kerhî, îmâm-ı Rabbânî…
gibi zâtlar bu mezhebe bağlı idiler.
Osmanlılar zamanında yetişen âlimlerin
çoğu Hanefî mezhebindendi. Molla
Fenâri, Molla Gürânî, Ahmed Ibni Kemâl
Paşa, Ebussuûd Efendi, îmâm-ı Birgivî,
îbn-i Âbidîn bu âlimlerden ba’zılandır.
Hanefi mezhebi Abbâsî, Selçuklu ve
Osmanlı devletlerinin hâkim olduğu
bütün ülkelere yayılmıştır. Bugün dünyâda
bulunan müsltimanlann yandan fazlası
ve Ehl-i sünnetin pek çoğu, Hanefî
mezhebine göre ibâdet etmektedir.
Âlimlerin çoğu, diğer mezheplerin de
hak olduğunu, fakat Hanefî mezhebinin
hükümlerinin daha doğru olduğunu söylemişlerdir.
Bunun için İslâm memleketlerinin
çoğunda Hanefî mezhebi yerleşmiştir.
Türkistan ve Hindistan’ın ve Anadolu’
nun hemen hemen hepsi Hanefîdir.
Bütün dünyâda tatbik olunan İslâmî
hükümlerin dörtte üçü İmâm-ı a’zamındır.
Kalan dörtte birinde de ortaktır. îslâmiyyette
ev sâhibi, âile reisi O’dur. Diğer
bütün müctehidler (mezheb âlimleri), O’
nun çocuklan gibidir.
îmâm-ı Şafiî şöyle buyurmuştur:
“Bütün müslümanlar İmâm-ı a’zamın ev
halkı, çoluk çocuğu gibidir” (Ya’nî bir
adam çoluk çocuğunun nafakasım kazandığı
gibi, îmâm-ı a’zam da insanlann işlerinde
muhtaç olduklan din bilgilerini
meydana çıkarmayı kendi üzerine almış,
herkesi kolaylığa ve rahata kavuşturup
güç bir işten kurtarmıştır.)
M enkıbeleri ve Medhi:
İmâm-ı a’zam, Allahü teâlânın nzâsından
başka bir düşüncesi olmayan büyük
bir âlimdi. Dinden soranlara îslâmiyeti
dosdoğru şekliyle bildirir, tâviz vermez, bu
yolda hiçbir şeyden çekinmezdi. O’nun
kitaplanna, ders halkasına ve fetvâlanna
herhangi bir siyâsi düşünce ve güç, nefsânî
arzu ve menfaat, şahsî dostluk ve düş
manlık gibi unsurlar aslâ girmemiştir.
İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe nefsine tam
olarak hâkimdi. Lüzumsuz şeylerle aslâ
uğraşmazdı. Ancak kendisi gibi büyük
Islâm âlimlerinde görülen heybet, vakar
ve ahlâk-ı hamîde (yüksek îslâm ahlâkı)
ile her halükârda insanlann kurtuluşu için
çırpınırdı. Muanzlanna bile sabır, güler
yüz, tatlılık ve sükûnetle davranır, aslâ
heyecan ve telâşa kapılmazdı. Kerkin ve
derin bir firâset sâhibi idi. Bu hâliyle
insanlann içlerinde gizledikleri şeylere
nüfuz eder ve olaylann sonuçlannı
sezerdi.
Aynca kuvvetli şahsiyeti, keskin
zekâsı, üstün aklı, engin ilmi, heybeti,
geniş muhakemesi, muhabbeti ve câzibesi
ile karşılaştığı herkese te’sir eder, gönüllerini
cezbederdi. Karşısına çıkan ve uzun
tetkiki gerektiren ba’zı mes’eleleri, derin
bir mütâlaadan sonra, böyle olmayanlan
ise âmnda ve olayın açık misâlleriyle
cevaplandınrdı. En inatçı ve peşin
hükümlü muanzlannı bile, en kolay bir
yoldan cevaplandırarak iknâ ederdi. Bu
hususta hayret verici sayısız menkıbeleri
meşhurdur.
Hasılı İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe, îslâ-
miyetin müslümanlardan doğru bir i’tikâd
(Ehl-i sünnet i’tikâdı), doğru bir amel ve
güzel bir ahlâk istediğini bildirmiş, ömrü
boyunca bu kurtuluş yolunu anlatmıştır.
Vefâtından sonra da yetiştirdiği talebeleri
ve kitaplan asırlar boyunca gelen bütün
müslümanlara ışık tutmuş ve rehber
olmuştur.
İmâm-ı a’zam, İslâm dînine yaptığı
bütün bu hizmetleriyle Îslâmiyeti îmân,
amel ve ahlâk esaslan olarak bir bütün
hâlinde insanlara yeniden duyurmuş, şüphesi
ve bozuk bir düşüncesi olanlara cevaplar
vermiş, müslümanlan çeşitli fitneler ve
propagandalarla zaafa düşürmek, parçalamak
ve böylece İslâm dînini yıkabilmek
ümidine kapılanlan hüsrâna uğratmış,
önce i’tikâdda birlik ve beraberliği sağlamış;
ibâdetlerde, günlük işlerde Allahü teâ-
lânın nzâsına uygun bir hareket tarzının
esaslanm ve şeklini tesbit etmiştir. Böylece,
ikinci hicri asnn müceddidi (dînin
yeniden yayıcısı) Unvanını almıştır.
Buhârî ve Müslim’deki bir hadîs-i
şerifte “îm ân Süreyya yıldızına çıksa,
Faris oğullarından biri elbette alıp
getirir” buyuruldu. İslâm âlimleri, bu
hadîs-i şerifin îmâm-ı a’zam hakkında
olduğunu bildirmiştir. Yine Buhârî ve
Müslim’de bildirilen bir hadîs-i şerifte
“İn sa n la rın en h a y ırlısı, ben im
asrım da bulunan m üslüm ahlardır
(Ya’nî Eshâb-ı kirâmdır). O nlardan
sonra en iyileri, onlardan sonra
gelenlerdir (ya’nî Tâbiîndir). Onlardan
sonra da onlardan sonra g elen lerdir…
(ya’nî Tebe-i tâbiîndir)” buyuruldu.
İmâm-ı a’zam da, bu hadîs-i şerifle müjdelenen
tâbiînden ve onlann da en üstünlerinden
biridir. Hayrât-ül-Hisan, Mevdû’
ât-ül ulûm ve Dürrül-Muhtar’da yazılı olan
hadîs-i şeriflerde buyuruldu ki: “Â dem
(a.s.) benim le öğilndüğü gibi ben de
ürhmetimden bir kim se ile öğünüriim.
İsmi N u’mân, künyesi Ebû H anife’dir.
O, ümmetimin ışığıdır.” “P eygam berler benim le öğündükleri
gibi ben de Ebû H anîfe ile öğünil –
yorum. Onu seven beni sevmiş olur.
Onu sevm eyen beni sevm emiş olur.”
“Ümmetimden biri, şeriatimi canlandırır.
Bid’atleri öldürür. Adı N u’
mân bin Sâbit’tir.”
“H er asırda üm metimden yükselenler
olacaktır. Ebû H anîfe zamanı
nın en yükseğidir.” Hz. Ali de, “Size bu
Küfe şehrinde bulunan, Ebû Hanîfe
adında birini haber vereyim. Onun kalbi
ilim ve hikmet ile dolu olacaktır. Âhir
zamanda, bir çok kimse, onun kıymetini
bilmeyerek helâk olacaktır. Nitekim, râfizîler
de, Ebû Bekir ve Ömer için helâk
olacaklardır” buyurdu.
Imâm-ı a’zamın zamamnda ve sonraki
asırlarda yaşayan İslâm âlimleri hep onu
medhetmişler, büyüklüğünü bildirmişlerdir.
Abdullah ibni Mübârek anlatır: “Ebû
Hanîfe, Imâm-ı Mâlik’in yanına geldiğinde
îmâm-ı Mâlik ayağa kalkıp ona hürmet
gösterdi. O g ittik ten sonra
yanındakilere, “Bu zâtı tanıyor musunuz?
Bu zât, Ebû Hanîfe Nu’mân bin Sâbit’tir.
Eğer şu ağaç direk altındır dese isbât eder,”
dedi. Sonra Süfyân-ı Sevrf yanma geldi.
Onu, Ebû Hanîfe’nin oturduğu yerden
biraz daha aşağıya oturttu, çıktıktan
sonra onun fikıh âlimi olduğunu anlattı.”
Yine Abdullah ibni Mübârek der ki; Hasen
bin Ammâre’yi Ebû Hanîfe ile birlikte gördüm.
Ebû Hanîfe’ye şöyle diyordu:
“Allahü teâlâya yemîn ederim ki fıkıhda
senden iyi konuşanı, senden sabırlısını ve
senden hazır cevap olanım görmedim.
Elbette sen fıkıhda söz söyleyenlerin efendisi
ve reisisin. Senin hakkında kötü söyleyenler
san a hased edenler, seni
çekemeyenlerdir. ”
Hâfiz Muhammed ibni Meymûn der ki:
“Ebû Hanîfe’nin zamamnda ondan ârif ve
fakih yok idi. Yemîn ederim ki, onun mübâ
rek ağzından bir söz duymağa yüz bin
dinar (altın) veririm.”
ibni Üyeyne: “Onun eşini ve benzerini
gözüm görmedi, fıkıh bilgisi Kûfe’de Ebû
Hanîfe’nin talebesindedir.” demiştir.
Dâvûd-i Tâî’nin yamnda Ebû Hanîfe’den
konuşuldu. Buyurdu ki, “O bir yıldızdır.
Karanlıkta kalanlar onunla yol bulur,
hidâyete kavuşur”. Hâfız Abdülaziz ibni
Revrad der ki, “Ebû Hanîfeyi seven, Ehl-i
sünnet vel cemâat mezhebindedir. O’na
buğz eden, kötüleyen bid’at sâhibidir. Ebû
Hanîfe bizimle insanlar arasında miyardır
(ölçüdür). O’nu sevenin, O’na yüzünü
dönenin Ehl-i sünnet olduğunu; buğz edenin
bid’at sâhibi olduğunu anlarız.” tbrâ-
him ibn-i Muâviye-i Darir der ki, “Ebû
Hanîfe’yi sevmek sünnetin tamamındandır.
Ebû Hanîfe adâleti gözetir, insafla *
konuşur, ilmin yollarım insanlara beyân eder ve herkesin müşküllerini çözerdi”.
Eşed ibni Hakîm: “Câhil ve bid’at sâhiplerinden
başkası onu kötülemez” demiştir.
İshâk bin Ebû Fedâ’dan nakil olunur:
“Imâm-ı Mâlik’i gördüm. Imâm-ı a’zamla
el ele tutup beraber yürürlerdi. Câmiye
gelince kendisi durup önce Imâm-ı a’
zamın girmesini beklerdi.” demiştir. Hakikate
varmış evliyâmn büyüklerinden Sehl
bin Abdullah Tüstürî: “Eğer Mûsâ ve îsâ
aleyhimüsselâmın kavimlerinde Ebû
Hanîfe gibi âlimler bulunsaydı bunlar
doğru yoldan ayrılıp, dinlerini bozmazlardı”
buyurmuştur.
Süfyân-ı Sevrî: Imâm-ı a’zamın yamndan gelen bir kimseye “Yer yüzünün en
büyük âliminin yanından geliyorsun”
demiştir. İmâm-ı Şâfîî: “Ben Ebû Hanîfe’
den daha büyük fıkıh âlimi bilmem, fıkıh
öğrenmek isteyen onun talebesinin ilim
meclisinde otursun, onlara hizmet etsin.”
buyurmuştur. Ahmed İbn-i Hanbel:
“İmâm-ı a’zam vera’ ve zühd, îsâr (cömertlik)
sâhibi idi. Âhıreti isteğinin çokluğunu
kimse anlayacak derecede değildi” buyurmuştur.
İmâm-ı Mâlik’e, (İmâm-ı a’
zamdan bahsederken onu diğerlerinden
daha çok medh ediyorsunuz?) dediklerinde:
“Evet öyledir. Çünkü, insanlara ilmi
ile faydalı olmakta, onun derecesi diğerleri
ile mukayese edilemez. Bunun için ismi
geçince, insanlar ona duâ etsinler diye hep
m ethederim ” buyurmuştur. İmâm-ı
Gazâlî: “Ebû Hanîfe çok ibâdet ederdi.
Kuvvetli zühd sâhibi idi. Ma’rifeti tam bir
ârif idi. Takvâ sâhibi olup, Allahü teâlâ-
dan çok korkardı. Dâima Allahü teâlâmn
rızâsında bulunmayı isterdi” buyurmuş
tur. Yahyâ Muaz-ı Râzi anlatır: “Peygamber
efendimizi (s.a.v.) rü’yâda gördüm ve
Yâ Resûlallah, seni nerede arayayım
dedim. Cevâbında: Beni, Ebû Hanîfe’nin
ilminde ara, buyurdu.” İmâm-ı Rabbânî
hazretleri buyurur ki: “İmâm-ı a’zam
abdestin edeplerinden bir edebi terkettiği
için kırk senelik namazını kazâ etmiştir.
Ebû Hanîfe takvâ sâhibi, sünnete
uymakta ictihad ve istinbatta (şer’i delillerden
hüküm çıkarmakta) öyle bir dere- #
ceye kavuşmuştur ki, diğerleri bunu
anlamaktan âcizdirler. İmâm-ı* a’zam,
hadîs-i şerifleri ve Eshâb-ı kirâmın sözünü
kendi reyine takdim ederdi.” İmâm-ı Rabbânî
hazretleri (Mebde’ ve Meâd) risâlesinde
de şöyle buyurur: “Büyüklerin en
büyüğü olan İmâm-ı ecel ve en olgun önder
Ebû Hanîfe’nin yüksek derecesinden takdir
edilemeyen şâmndan ne yazayım. Müctehidlerin
en vera’ sâhibi idi. En müttekîsi
O idi. Şâfiî’den de, Mâlik’den de, İbni
Hanbel’den de her bakımdan üstün idi.”
Yine İmâm-ı Rabbânî (k.s.) ve Muhammed
Pârisâ (k.s.) buyurdular ki: “îsâ aleyhisselâm
gibi ulûlazm bir peygamber
gökten inip İslâm dîni ile amel edince ve
ictihad buyurunca, ictihâdı İmâm-ı a’
zamın (r.a.) ictihâdına uygun olacaktır. Bu
da İmâm-ı a’zamın büyüklüğünü, içtihadı
nın doğruluğunu gösteren en büyük
şâhittir.”
Son asrın, zâhir ve bâtın ilimlerindi
kâmil, dört mezhebin fıkıh bilgilerindi
mâhir, büyük âlim Seyyid Abdülhakînn
Arvâsî (k.s.) buyurdu ki: “İmâm-ı a’zam
İmâm-ı Yûsuf ve İmâm-ı Muhammed de
Abdülkadir Geylânî” gibi büyük evliyâ idi
ler. Fakat âlimler kendi aralanndE
taksim-i a’mel eylemişlerdir. Ya’nî herbir
zamanında neyi bildirmek icâb ettiyse om
bildirmişlerdir. İmâm-ı a’zam zamanındı
fıkıh bilgisi unutuluyordu. Bunun için he]
fıkıh üzerinde durdu. Tasavvuf hususundi
pek konuşmadı. Yoksa Ebû Hanîfe nübüv
ve t . ve vilâyet yollarının kendisinde toplan
dığı, C a’fer-i Sâdık hazretlerini)
huzûrunda iki sene bulunup öyle feyiz, nu
ve varidât-ı ilâhiyyeye kavuşmuştur ki, bbüytik istifâdesini, “O iki sene olmasaydı
Nu’mân helâk olurdu” sözü ile anlatabildiler.
Silsile-i zehebin en büyük halkasından
olan Ca’fer-i Sâdık’dan tasavvufu alıp,
vilâyetin (evliyâlığın) en son makâmına
kavuşmuştur. Çünkü Ebû Hanıfe, Peygamber
efendimizin (s.a.v.) vârisidir.
Hadîs i şerifte: “Âlim ler peygam berlerin
vârisleridir” buyuruldu. Vâris, her
hususta veraset sâhibi olduğundan zâhirî
ve bâtınî ilimlerde Peygamber efendimizin
(s.a.v.) vârisi olmuş olur. O halde her iki
ilimde de kemâlde idi.”
İslâm âlimleri, İmâm ı a’zamı bir ağacın
gövdesine, diğer âlim ve evliyâyı da bu
ağacın dallarına benzetmişler, O’nun her
bakımdan büyük ve üstün olduğunu, diğerlerinin
ise bir veya birkaç bakımdan
büyük kemâlâta (olgunluklara, üstünlüklere)
erdiklerini belirtmişlerdir.
İslâm dünyâsında ilimleri ilk defa tedvin
ve tasnif eden O’dur. Din bilgilerini
(Kelâm, Fıkıh, Tefsîr, Hadîs v.s.) isimleri
altında ayırarak bu ilimlere ait kâideleri
tesbit etti. Böylece O’nun asrında zuhur
eden eski Yunan felsefesine ait kitapların
tercüme edilmesiyle birlikte, bu kitaplarda
yazılı bozuk sözlerin, fikirlerin din bilgileri
arasına karıştırılmasını ve İslâm dînine
bid’atlerin sokulması tehlikesini bertaraf
etti, lmâm-ı a’zamdan önce Islâmiyetin ilk
yıllarında ilimlerin tasnifi yolunda herhangi
bir çalışmaya ihtiyaç duyulmamış
tır. Çünkü ilk asırlarda yaşıyan sâlih ve
temiz müslümanlann ilimleri, başta din
bilgileri olmak üzere son derece berrak ve
mükemmel idi. İlk yıllarda ilimlerin
kâğıda geçirilmiş bir tasnif tablosu bulunmamakla
beraber, İslâm âlimlerinin sözlerinde,
eserlerinde ve müslümanlann
günlük hayatlarında kendiliğinden vücûd
bulmuş ve yaşanmakta olan bir ehemmiyet
sırası vardı. En mühim olan îmân (i’
tikâd), ibâdet ve ahlâk bilgileri idi. Bu
bilgilere Yunan felsefesi, Hıristiyanlık,
Yahudilik, Hint inânçlan, Mecusilik ve
benzeri bozuk yollatın, Islâmiyeti içten yıkmak
isteyen art niyetli kimseler veya din
bilgisi az olanlar tarafından karıştırılmak
tehlikesi baş gösterince, yüksek din bilgilerini
tasnif ederek kitaplara geçirmek bir
mecburiyet hâlini aldı, lmâm-ı a’zam hazretleri
bu çok mühim vazifeyi mükemmel
bir şekilde yerine getirerek, o asırda tartış
maları yapılan ve din bilgisi az olan müslümanlar
arasında yayılmasına çalışılan
Şia, Mu’tezile, Mücessime, Cebriyye, Kaderiyye
ve benzep gibi sapık fırkaların
bozukluklarını .göstererek, b?m onlara
cevaplar vermiş ve hem de kendisinden
sonraki asırlarda gelen müslümanlann
Islâmiyeti her bakımdan doğru, berra*k
hâliyle öğrenmelerini ve böylece inanma-»
lannı temin etmiştir. İyi düşünüldüğünde
bütün insanlığın dünyâ ve âhıret saâdetini
doğrudan doğruya ilgilendirdiği
açıkça görülen bu çok mühim hizmet,
lmâm-ı a’zamın zamamnda ve daha sonra
yetişen mezhep imâmlan, İslâm âlimleri,
evliyâmn büyükleri tarafindan da ta’zim
ve şükranla yâdedilmiş, (Ehl-i sünnetin
reisi), (lmâm-ı a’zam = en büyük imâm)
adıyla anılmıştır.
lmâm-ı a’zam aynca ticâret yapardı.
Onun kanâatkârhğı, cömertliği; emânete
riâyeti ve takvâsı ticâret muamelelerinde
de dâima kendini göstermiştir. Tâcirler
ona hayret ederler ve ticârette onu Hz. Ebû
Bekir’e benzetirlerdi. Ticâreti, ortaklan ile
beraber yapar ve her yıl kazancının dört
bin dirhemden fazlasını fakirlere dağıtır,
âlimlerin, muhaddislerin, talebelerinin
bütün ihtiyaçlannı karşılar ve aynca
onlara para dağıtarak, tevâzu ile şöyle
buyururdu: “Bunlan ihtiyâcınız olan yere
sarf edin ve Allaha hamdedin. Çünkü verdiğim
bu mal hakikatte benim değildir,
sizin nasibiniz olarak Allahü teâlâmn
ihsân ve kereminden benim elimden size
gönderdiğidir.” Böylece ilim ehlini, maddî
bakımdan başkalanna minnettar bırakmaz,
rahat çalışmalannı temin ederdi.
Kendi evine de bol harcar, evine harcettiği
kadar da fakirlere sadaka verirdi. Zenginlere
de hediyeler verirdi. Her Cuma günü
anasımn, babasının rûhu için fakirlere
aynca yirmi altın dağıtırdı. Meclisine
devam edenlerden birinin elbisesini çok
eski gördü. İnsanlar dağılıncaya kadar
oturmasını söyledi. Kalabalık dağılınca o
kimseye, “Şu seccadenin altındakileri al,
kendine güzel bir elbise yaptır” buyurdu.
Orada bin akçe vardı.
lmâm-ı a’zam bir gün yolda giderken
onu gören bir adam, yüzünü ondan saklayıp
başka bir yola saptı. Hemen o adamı
çağınp, neden yolunu değiştirdin diye
sordu. Adam cevâbında, size on bin akçe
borcum var. Uzun zaman oldu ödeyemedim
ve çok sıkıldım, utandım dedi, lmâm-ı
a’zam, “Sübhanallah, ben o parayı sana
hediye etmiştim. Beni görüp sıkıldığın ve
utandığın için hakkım helâl et!” dedi. Bir
defasında ortağına, sattığı mallar içinde
kusurlu bir elbise olduğunu söyleyip, bunu
satarken özrünü göstermesini tenbih etti.
Fakat ortağı bu elbiseyi satarken elbisenin
kusurunu söylemeyi unuttu. Satın alan
kimseyi de taramıyordu, lmâm-ı a’zam
bunu öğrenince o mallardan alınan doksan
bin akçeyi sadaka olarak dağıttı.
Çünkü o elbisenin parası da bütün elbiselerin
parasına karışmıştı. Müşteri fakir veya
ahbabından olursa onlardan kâr almaz,
malı aldığı fiyata verirdi.
Bir defasında ihtiyar bir kadın gelip,
ben fakirim, bana şu elbiseyi maliyeti fiyatına
sat »dedi. Dört dirhem ver, onu aldeyince, bu elbisenin maliyetinin daha
fazla olduğunu tahmin eden kadın “Ben,
ihtiyar bir kadıncağızım. Yoksa benimle
böyle alay mı ediyorsun?” dedi. “Hayır,
bunda alay yok” deyip elbiseyi ihtiyar
kadına dört dirheme verdi. Bir malı satın
alırken de, satarken de insanların hakkına
riâyet ederdi. Birisi ona satmak üzere bir
elbise getirdi. Fiyatım sordu. O da yüz akçe
istediğini söyleyince, İmâm-ı a’zam bunun
değeri yüz akçeden daha fazladır dedi.
Satan kişi yüzer yüzer arttırarak dört yüze
çıktı. Hayır daha fazla eder deyip, bu işten
anlayan bir tüccar çağırarak, fiyat takdir
ettirdi ve o elbiseyi beşyüz akçeye satın
aldı.
İmâm-ı a’zam, kırk sene yatsı namazı
nın abdesti ile sabah namazını kıldı. Elli
beş defa hac yaptı, son haccında Kâ’be-i
muazzama içine girip burada iki rek’at
namaz kıldı. Namazda bütün Kur’ân-ı
kerfmi okudu. Sonra ağlayarak, “Yâ
Rabbî! Sana lâyık ibâdet yapamadım.
Fakat senin akıl ile anlaşılmayacağını iyi
anladım. Hizmetimdeki kusurumu bu
anlayışıma bağışla!” diyerek duâ etti. O
anda bir ses işitildi ki: “Ey Ebû Hanîfe, sen
beni iyi tanıdın ve bana güzel hizmet ettin!
Seni ve kıyâmete kadar senin mezhebinde
olup, yolunda gidenleri af ve mağfiret
ettim.” buyuruldu. Her gün ve her gece
Kur’ân-ı kerîmi bir kere hatmederdi,
sonuna kadar okurdu.
Küfe şehrinin köylerini haydutlar
basıp koyunlan çalmışlardı. İmâm-ı a’zam,
bu çahnan koyunlar şehre getirilip satılır
düşüncesiyle (koyunun yedi sene yaşadı
ğını bildiği için), yedi sene koyun eti
yemedi. Geceleri namaz kılar, ağlamasını
ve inlemesini yakınlan işitirdi. Göz yaşlanmn
hasır üzerine yağmur gibi düştüğü
duyulurdu.
Komşusu bir genç vardı, her gece içki
içer, eve sarhoş gelir, bağınr çağınrdı. Bir
gün devletin görevlileri onu yakalayıp
hapse attılar. Ertesi gün îmâm-ı a’zam,
“Komşumuzun sesi kulağımıza gelmez
oldu” deyince bir talebesi onun hapse atıldığını
söyledi. Bunun üzerine İmâm-ı a’
zam vâliye gitti. Vâli, onu görünce ayağa
kalkıp hürmetle karşıladı. Buraya teşrifinizin
sebebi nedir? dedi. O da hâdiseyi
anlatınca, vâli: “Böyle ehemmiyetsz bir iş
için zât-ı âliniz buraya kadar niçin zahmet
ettiniz, bir haber gönderseydiniz kâfi idi”
dedi ve o genci serbest bıraktı. İmâm-ı a’
zam o gence, “Bak biz seni unutmuyoruz”
diyerek ona bir kese de akçe (para) verdi.
Bunun üzerine o genç, yaptığı kötü işlerden
tövbe edip, İmâm-ı a’zamın derslerine
devam etmeye başladı ve fikıh ilminde
âlim olarak yetişti.
İmâm-ı a’zamın Kur’ân-ı kerîme vukû-
fiyyeti (onu anlaması, bilmesi) o* kadar
derin idi ki, bir defasında bir iş için evinden
çıkıp atına binmek üzere iken, bir
kadın gelip suâl sordu. Bir an düşünüp
kadına, “Kur’ân-ı kerîmi baştan sona
kadar düşündüm. Senin suâlinin cevâbı
Kur’ân-ı kerîmde açıkça yok. İstersen
biraz bekle, ben hemen geleceğim senin
suâlinin cevâbını veririm” dedi. Sonra
gelip gerekli cevâbı verdi.
Vasıt şehrinde faziletli bir zât vardı,
ismi (Nu’mân’ın kölesi; idi. İsminin niçin
böyle olduğu sorulduğunda, şöyle cevap
vermiştir: “Annem öldüğü zaman ben karnında
canlı olup henüz doğmamışım.
Annemin cenâzesi yıkanırken, benim
anne karmnda canlı olduğumu anlamışlar
ve durumu İmâm-ı a’zama, ya’nî Nu’mân
bin Sâbit’e bildirmişler, o da hemen kadı
nın kamının sol tarafını yann, çocuk oradadır,
çıkann demiştir. Doktor dediği gibi
yapıp beni ölen annemin karnından çıkarmış,
ben bunun için kendimi onun azâtlı
kölesi kabûl eder, ona dâima duâ ederim.”
İmâm-ı a’zam talebeleri arasında
bulunduğu bir sırada vücûdunu bir akrep
soktu ve yere düştü. Talebeleri bu akrebi
öldürmek isteyince, “Onu öldürmeyiniz,
kendimi onunla tecrübe etmek istiyorum,
bakalım haklannda hadîs i şerifte ” Âlimlerin
kam zehirdir,” buyurulan âlimlere
dâhil miyim?” dedi. Talebeleri akrebe baktılar,
kıvrandı, büzüldü ve hemen öldü.
îmâm’ı a’zama hased eden (çekemiyen)
biri, O’nu ve talebelerini nehir kenannda
bulunan bahçesinde bir ziyâfete da’vet
etti. İmâm-ı a’zam bu da’veti kabûl edip
talebelerine ben ne yaparsam siz de onu
yapın, diye tenbih etti. Oraya vardıklannda
da’vet eden adam buyurun yemeğe
deyince, İmâm-ı a’zam ellerini yıkamak
için nehire gitti, talebeleri de onu takip ettiler
ve hocalannın bir müddet orada kalmasının
sebebini merak etmeye başladılar.
Sonra döndüklerinde, bir kedinin tabaklardaki
yemeklerden yiyip zehirlendiğini
görerek yemeğin zehirli olduğunu ve hocalannın
kerâmetini anladılar ve böylece bir
sünnete (ya’nî yemekten önce el yıkamaya)
uymanın bereketine kavuştular.
Bunu gören da’vet sâhibi, yaptığına piş
man oldu, özür dileyip, onu sevenler arasına
katıldı.
İmâm-ı a’zam, bir gece rü’yâsında Peygamberimizin
(s.a.v.) kabrini açmış,
mübârek bedenine sıkıca sanlmıştı. Uyanınca
bu fevkâlâde rü’yâsını Tâbiînin
büyüklerinden İbni Sîrîn’e gidip anlattı.
İbni Şîrîn, “Bu rü’yâmn sâhibi sen değilsin,
bunun sâhibi Ebû Hanîfe olsa gerek”
dedi. (Ebû Hanîfe benim!) deyince, İbni
Sîr^n, sırtım aç göreyim dedi. Sırtım
. açınca iki omuzu arasında bir ben gördü ve
(Sen o kimsesin ki, Peygamberimiz (s.a.v.)
senirf hakkında ‘ B enim üm m etim içinde, iki omuzu arasında bir ben
bulunan biri gelir. Allahü teâlâ dînini
onunla kuvvetlendirir, ihyâ ed er.”
buyurdu) dedi.
Bir gece yatsı namazım cemâatle kılıp
çıkarken, bir ayağı kapımn dışında, bir
ayağı daha mescitde iken bir konu üzerinde
talebesi Züfer ile sabâh ezâmna
kadar konuşup, diğer ayağını çıkarmadan
sabah namazım kılmak için tekrar mescide
girmiştir.
Allahü teâlâyı inkâr eden bir dehriye
(dinsize) şöyle demiştir: “Sana birisi, ben
kasırgalı bir havada, dalgalan çok şiddetli
olan bir deniz üzerinde, içinde kaptanı ve
mürettebatı olmayan, fakat kendiliğinden
deniz üzerinde doğru istikamete giden bir
gemi gördüm dese, acaba bu kimsenin söylediği
şeye doğru diyebilir misin?” Dehri:
“Hayır, bunu akıl ve mantık kabûl etmez,
bu aslâ mümkün değil! Onu bir sevkeden
olması lâzımdır” deyince, Imâm-ı a’zam, o
halde bu muazzam kâinatın ve onda cereyan
eden mükemmel hâdiselerin yaratam
olan Allahü teâlâyı nasıl inkâr edersin?
dedi. Dehri, birşey söyleyemedi ve düşüp
bayıldı.
Seyyid Muhammed Bâkır ile görüştüklerinde,
Muhammed Bâkır, îmâm-ı a’zama:
— Sen, ceddim Resûlullahın (s.a.v.)
dînini kıyasla değiştiriyorm uşsun?
deyince, îmâm-ı a’zam:
— Allah korusun, böyle şey nasıl olur?
Lâyık olduğunuz makâma oturunuz
benim size hürmetim var dedi. Bunun üzerine,
Muhammed Bâkır oturunca, tmâm-ı
a’zam da onun önüne diz çöktü ve aralannda
şu konuşma geçti. Imâm-ı a’zam
şöyle dedi:
“Size üç suâlim var, cevap lütfediniz?”
— Kadın mı daha zayıftır, erkek mi?
diye sordu.
O da, kadın daha zayıf dedi.
— Kadının mirâsda hissesi kaç?
— Erkek iki hisse, kadın ise bir hisse
alır, deyince:
— Bu ceddin Resûlullahın (s.a.v.) kavli
değil mi? Eğer ben bozmuş olsaydım, erkeğin
hissesini bir kadınınkini iki yapardım.
Fakat ben kıyas yapmıyorum, nassla
(âyet ve hadîs ile) amel ediyorum.
İkincisi:
— Namaz mı daha faziletli, yoksa oruç
mu?
— Namaz daha faziletli, diye cevap
verdi.
— Eğer ben ceddinin dînini kıyasla
değiştirseydim, kadın hayızdan temizlendikten
sonra, namazını kazâ etmesini söylerdim.
Orucu kazâ ettirmezdim. Fakat
ben kıyasla böyle birşey yapmıyorum.
Üçüncüsü: •
— Bevil mi daha pis, yoksa meni mi? ,
— Bevil daha pisdir diye cevap verdi.
— Eğer ben ceddinin dînini kıyasla
değiştirseydim bevilden sonra gusül, meniden
sonra abdest alınmasını bildirirdim.
Fakat ben hadîse aykın rey kullanarak,
kıyas yaparak Resûlullahın (s.a.v.) dînini
değiştirmekden Allahü teâlâya sığınınm.
Böyle şeyden beni Allah korusun dedi.
Nass (Kitapdan ve sünnetden delil) olan
yerde kıyas yapmadığını, delili bulunmayan
mes’eleleri, delili bulunan mes’elelere
benzeterek kıyas yaptığını söyleyince,
Muhammed Bâkır onu kucaklayıp alnından
öptü.
Ali bin Ca’de, Ebû Yûsuf un şöyle dediğini
nakleder: Babam öldüğü zaman ben
küçük idim. Annem san’at öğrenmem için
beni bir terzinin yamna verdi. Ben terziyi
bırakıp tmâm-ı a’zamın ilim meclisine
devam ettim. Uzun bir zaman geçmişti.
Annem hocama gelip, “Bu çocuğun senden
başka üstâdı yok mudur? Ona kendim
bakıyorum, o bir yetimdir.” dedi. Hocam
buyurdu ki; “Sen onu kendi hâline bırak!
O, burada tereyağı, fıstık, bâdem ezmesi
yemesini öğreniyor.” Bunun üzerine
annem dönüp gitti. Ben ise dâima horamın
yamnda bulunur, hizmetinden ve meclisinden
aynlmazdım. Böylece Allahü
teâlâ bana ilimden çok şeyler nasîb eyledi.
Daha sonra bana kadılık vazifesi verdiler.
Bir gün Abbâsî halifesi Hârun Reşîd ile
sofrada oturuyordum. Sofraya tereyağı,
fiştik ve badem ezmesi getirdiler. Hârun
Reşîd bana, “Bundan ye, her zaman bize
böyle yemek vermezler.” dedi. Ben güldüm.
“Niçin gülüyorsun?” dedi. Ben de
Imâm-ı a’zamla ilgili olan o hâdiseyi anlattım.
Hârun Reşîd bunun üzerine, “Gerçekten
ilim inşam yükseltir” deyip, hocama
rahmet ile duâ etti ve “Hakîkaten kalb
gözü açık olup dâima huzûr içinde idi.
Insanlann baş gözü ile göremediklerini o
kalb gözü ile görürdü.” dedi.
V efâtı: ömrünün son yıllannda
Abbâsî devleti içinde kanşıkhklar ve ayaklanmalar
baş gösterdi. Imâm-ı a’zam bu
kanşıklıklara rağmen ders veriyor, talebelerini
yetiştiriyordu. 145 (m. 762) yıllannda
vukû bulan hâdiselerden sonra Halife
Mansûr, onu Kûfe’den Bağdat’a getirterek,
kendisinin haklı olarak halife olduğunu
herkese bildirmesini, buna karşılık
temyiz reisliğini verdiğini bildirdi. Imâm-ı
a’zam bütün zorlamalara rağmen hükü
met ve siyâset işlerine aslâ kanşmayıp
ilim yolunda kalmak istediğinden bu teklifi
kabûl etmedi. Bunun üzerine Halife
Mansûr, Imâm-ı a ’zamı hapsettirip
işkence yaptırdı. Bir müddet sonra çıkardı
ise de, tekrar hapse attırdı ve işkenceye
devam ettirdi. Hergün vurulacak sopa adedini
arttırdı. Fakat halkın galeyâna gelip
Kücûm etmesinden korktu. Nihâyet Imâmı
a’zam zehirlenmek sûretiyle, hicri. 150senesinde (m. 767), yetmiş yaşında iken
şehid edildi. Vefât ettiği yerde Kur’ân-ı
kerîmi yedi bin kere hatim etmişti. Vefât
ederken secde etti. Vefât haberi duyulduğu
her yerde büyük üzüntü ve gözyaşıyla karşılandı.
Cenâzesini Bağdat kadısı Haşan
bin Ammâre yıkadı. Yıkamayı bitirince
şöyle dedi: “Allahü teâlâ sana rahmet eylesin!
Otuz senedir gündüzleri oruç tuttun.
Kırk sene gece sırtım yatağa koyup uyumadın.
En fakihimiz sen idin! İçimizde en
çok ibâdet edenimiz sen idin! En iyi sıfatlan
kendinde toplayan sen idin!”. Cenazesinin
kaldınlacağı sırada Bağdat halkı
oraya toplamp o kadar büyük kalabahk
olmuştu ki, cenâze namazını kılanlar ellibin
kişiden fazla idi. Gelenler çok kalabahk
olduğundan cenâze namazı ikindiye
kadar kılındı. Altı defa cenâze namazı
kılındı. Sonuncusunu oğlu Hammâd kıldırdı.
Bağdat’ta, Hayzeran kabristanının
doğusunda defnedildi. İnsanlar günlerce
kabrinin başında toplamp ona duâ ettiler.
Vefâtından dolayı çok üzüldüler. İmâm-ı
Şafiî’nin hocasının hocası İbni Cerîhe
vefât ettiğini duyunca istirca âyetim (Innâ
lillah…) okuyup, “Ya’nî ilim gitti deseniz
ya!” buyurdu. Büyük âlimlerden Şu’be’ye
vefât haberi ulaşınca, o da, “İlim ışığı
söndü, ebediyyen onun gibisini bulamazlar”
dedi. Vefâtından sonra çok kimseler
onu rü’yâsında görerek ve kabrini ziyâret
ederek, onun şâmnın yüceliğini dile getiren
şeyler anlatmışlardır. İmâm-ı Şâfiî
buyurdu ki, “Ebû Hanîfe ile teberrük ediyorum.
Onun kabrini ziyâret edip faydalara
kavuşuyorum. Bir ihtiyâam olunca iki
rek’ât namaz kılıp, Ebû Hanîfe’nin kabrine
gelerek onun yanında Allahü teâlâya
duâ ediyorum ve duâm hemen kabûl olup
isteklerime kavuşurum.”
” Yüz elli sen esin d e dünyânın
ztneti gider. ” hadîs-i şerifinin de, İmâm-ı
a’zam için olduğunu İslâm âlimleri bildirmiştir.
Çünkü o tarihte İmâm-ı a’zam gibi
bir büyük vefât etmemişti. Mezhebi, İslâm
âleminin büyük bir kısmına yayıldı. Selçuklu
Sultam Melikşah’ın vezirlerinden
Ebû Sa’d-i Harezmî, İmâm ı a’zamın kabri
üzerine mükemmel bir türbe ve çevresinde
bir medrese yaptırdı. Daha sonra Osmanh
padişahlan bu türbeyi defalarca tâmir
ettirdi.
E serleri: İmâm-ı a’zamın eserleri çok
olup zamanımıza kadar ulaşmış olanlan
başlıca on tanedir. Aslında akâid ve fıkıh
ilimlerinde rivâyet edilen bütün mes’eleler
onun eseridir. Bunlardan fıkıh bilgileri,
Ebû Yûsuf’un rivâyeti ile ve bilhassa
İmâm-ı Muhammed Şeybânî’nin toplayıp
yazdığı (Zâhirur-rivâye) demlen kitaplarla
nakledilmiştir.
1- R isâle-i Reddi Havariç ve Reddi
Kaderiye: İmâm-ı a’zamın usûl-i dinde
ilk yazdığı eserdir.
2- El-Fıkh-ul Ekber: Akâide dâirdir.
Bu eserin bir çok şerhi yapılmış olup başlı-
calan şunlardır (El-Kavlulfasl), Muhyiddin
bin Behâeddin tarafından yapılan
şerhidir. Bu kitap Ihlâs A.Ş. tarafından
ofset yoluyla basılmıştır.
(Şerh-i Fıkh-ul ekber), (Şerhi Fıkh-ul
ekber li-ebil münteha), (Ikd-ul Cevher
Nazm-ı Nesr-i fıkh-ul ekber), (Nazm-ı fıkhul
ekber), (El-lrşad), (Şerh-i Fıkh-ul ekber),
gibi çeşitli şerhleri vardır. Fıkh-ul ekber’in
en eski nüshalan; İmâm-ı Mâturîdî’nin
kendi şerhine esas olarak aldığı nüsha,
İmâm-ı Eş’arî’nin (El-lbâne) adh eserine
asıl olarak aldığı ve İmâm-ı a’zamın talebesi
Ebû Mûtî’nin ondan kendi el yazmasıyla
rivâyet ettiği nüsha olmak üzere, üç
tanedir.
3- El-Fıkh-ül Ebsat: İmâm-ı a’zam
bu eserinde istitâ’at (insan gücü) hayır ve
şer, kazâ ve kader m es’elelerin i
açıklamaktadır.
4- E r-R isâle Osman-ı Busti’ye: Bu
eserde îmân, küfr, ircâ ve va’îd mes’
elelerini açıklamaktadır.
5- Kitâb-ül-âlim vel-Müteallim: Bu
eserde muhtelif mes’eleler hakkında Ehl-i
sünnet i’tikâdını bildirmek için tertiplenmiş
soru ve cevaplan vardır.
6- Vasiyyet- Nûkirrû: Bu eserde Ehli
sünnet vel-cemâatin hususiyetleri anlatılmakta,
akâid ve farzlann hudutlannı
açıklamaktadır. Bu vasiyyetden başka
oğlu Hammâd’a ve talebesi Ebû Yûsuf a
yaptığı vasiyyet olmak üzere onbeş kadar
vasiyetnâmesi vardır.
7- Kaside-i Nu’mâniyye
8- Ma’rifet-ul Mezâhib
0- El-Asi
10- El-Müsned-ül-lmâm-ı a ’zam li
Ebi Hanîfe
İmâm-ı a’zam (r.a.) vefâtına yakın
eshâbma şöyle vasiyyet etti:
“Kıymetli dostlanm azîz kardeşlerim!
Biliniz ki Ehl-i sünnet ve’l-cemâat mezhebi
haktır ve on iki haslet üzeredir. (Yani
kurtuluş fırkası, hak mezheb olan Ehl-i
Sünnet ve’l-Cemâatte on iki husûsiyet
vardır):
Bu on iki husûsiyeti kabûl edip, bunlara
uyanlar bid’atten uzak olur. Bu haslet
lere riâyet ediniz, bunlardan aynlmayımz
ki, Peygamber efendimizin (s.a.v.) şefâatma
nâil olasınız.
1. îmân, kalb ile tasdîk, dil ile ikrâr
etmektir. Kalb ile bilmek, yâhut sâdece dil
ile ikrâr etmek, değildir. Eğer dil ile ikrâr,
yalnız başına îmân olsaydı, münâfiklar da
mü’min olurdu. Sadece bilmek de îmân
Qİmaz. Çünkü sadece bilmek îmân olsaydı,
yahûdiler de, hıristiyanlar da mü’minolurdu, imânda çoğalma ve azalma düşü
nülemez. Ancak îmânın çoğalması, küfrün
azalması ile, küfrün çoğalması îmâmn
azalması ile olması gerekir. Bir kimseye
bir anda hem mü’min ve hem kâfir nasıl
denilebilir. îmânda şüphe câiz değildir.
Nitekim Allahü teâlâ Kur’ân-ı kerîmde:
“İşte onlar hak mü’m inlerdir; işte
diğerleri de tam kâfirlerdir.” buyuruyor.
Peygamber efendimizin (s.a.v.) tevhîd
sâhibi (ehl-i tevhîd, ehl-i kıble) ümmeti,
günah sebebi ile kâfir değillerdir. îmân,
amelden başkadır. Amel de îmândan cüz
değil, ayrıdır. Çünkü amel ba’zı vakitlerde
emr olunmuş, ba’zı vakitlerde ise kuldan
istenmemektedir. Hayz ve nifas hâlinde
olan kadı .un namaz kılmaması, oruç tu t
maması, fakirin zekât vermemesi böyledir.
Ama îmândan .muaf tutulan ân yoktur.
Fakire îmân lâzım değildir denemez. Hayz
ve nifas sâhibi, oruçlarını kazâ eder, imâm
kazâ ederler denemez. Hayrın ve şerrin
takdiri Allahü teâlâdandır. Eğer şerrin,
kötülüğün takdirini Allahü teâlâdan baş
kasından bilirse, müşrik olur.
2. Ameller üç kısımdır. Farz, Fazilet,
Günah.
Farz, Allahü teâlânın emri, meşiyyeti,
muhabbeti, nzâsı, kazâsı, kaderi, yaratması,
hükmü, ilmi ve Levh-il-mahfûza yazması
iledir.
Fazilet; Allahü teâlânın emri, ile
değildir. Lâkin irâdesi, sevgisi, nzâsı,
kazâsı, kaderi, ilmi ve Levh-il-mahfûza
yazması iledir.
Günahlara gelince; Allahü teâlânın.
emri ile değildir. Sevgisi, nzâsı, teşviki ile
Islâm Alimleri C: 2/F: 9
değildir. Lâkin irâdesi kazâsı, kaderi ve
Levh-il-mahfûza yazması iledir. Bununla
muâheze olunur. Çünkü kulun fi’li iledir.
3. Arş üzerinde Istivâ, yerleşme ve
oturma ma’nâsında değildir. Allahü teâlâ
zamandan, mekândan münezzehdir. Arş
mahlûkdur. önceden yok idi. Sonradan
yaratıldı.
4. Kur’ân-ı kerîm, Allahü teâlânın
kelâmı, vahyi, tenzîli ve sıfatıdır. (Bütün
sübût sıfatlan gibi,) kendi değildir, gayri
de değildir. Mushaflarda yazılıdır, dillerde
okunur, gönüllerde saklanır. Yalnız bir
perde, bir vâsıta ile değil, mürekkep, kâğıt,
yazma işi, harfler, kelimeler ve cümlelerin
hepsi, kullann O’na ihtiyaçlan sebebi ile,
Kur’ân’ın âletleridir. Allahü teâlânın
kelâmı mahlûk, sonradan olma değildir.
Zâtı ile kâimdir. Ma’nâsı, bu sayılan şeylerde
anlaşılmaktadır. Kur’ân-ı kerîm
mahlûktur diyen kâfir olur.
5. Bu ümmetin Peygamber efendimizden
sonra (s.a.v.) en üstünleri Hz. Ebû
Bekir, sonra Hz. Ömer, sonra Hz. Osman,
sonra Hz. Ali’dir (ndvânullahi teâlâ aleyhim
ecmâîn). Ya’nî üstünlükleri hilâfetteki
sıralanna göredir. Allahü teâlâ onlar hakkında
Vâkı’a sûresi 10 ve 11. âyet-i kerîmelerinde:
“İş te onlar Sâ bikûndur, onlar
m ııkarreblerdir” buyuruyor. O halde
içlerinde en esbâkı, en önde ve önce geleni,
en üstünüdür. Onlan seven her mü’min
muttâkî, onlara düşman olan ise, münâfik
ve şakidir.
* 6. Kul, bütün fiilleri, yapüklan ile mah.
lûktur. Amelleri, ikrftn, bilmesi de mahlûktur. Fâil, işi yapan mahlûk olunca,
yaptıkları elbette mahlûk olur.
7. Yaratıcı ve nzık verici Allahü teâlâ-
dır. Rûm sûresi kırkıncı âyetinde: “Sizi
yaratan, n zık veren, sonra sizi öldü
re n ve dirilten Allahü teûlûdır.” buyuruyor.
İlimle kesb helâldir. Helâldan mal,
para kazanmak helâl, haramdan kazanmak
ise haramdır. İnsanlar üç kısımdır:
Biri, imânda hâlis mU’minler; biri küfründe
inkâr üzere olan kâfirler; üçüncüsü
de, nifâkmda sâbit olan münâfıklardır.
Allahü teâlâ, mü’mine amel ve ibâdeti,
kâfire îmânı, münâûka ihlâsı farz etmiş
tir. Nitekim Bekara sûresi yirmibirinci
âyetinde: “E y insanlar, Rabbinize ibâ
det ediniz.” Başka bir âyette, “E y m ü’
m inler tâat ve ibâdet ediniz” ve “Ey
kâfirler îmân ediniz, ey münâfıklar
ihlâs üzere olunuz” buyuruyor.
8. Allahü teâlâ hiçbir şeye muhtâc
değildir.
9. Mest üzerine mesh câizdir. Mukim
için müddeti yirmidört saat, misâfir için üç
gün üç gece, ya’nî yetmişiki saattir. Hadîsi
şerifte böyle bildirilmiştir. Bunu inkâr
edenin kâfir olmasından korkulur. Çünkü
bu hadis-i şerif mütevâtire yakındır. Yolculukta
dört rek’atlı farzlan iki rek’at kılmak
ve oruç tutmamak, Kur’ân-ı kerim ile sâbittir.
Nitekim Allahü teâlâ: ” S eferi olduğunuz
zaman, namazı iki re k ’at kılmakla,
sizden zorluk kaldırıldı” ve bir
başka âyet-i kerîmede de, “Sizden biriniz
hasta olursanız, yâhut seferd e olursanız,
bu h aldeki oruçlarını sonra
tutsun” buyurur.
10. Allahü teâlâ kaleme yazmayı emredince,
kalem, yâ Rabbi ne yazayım dedi.
“K ıyâm ete kadar olacak h e r şeyi”
emr-i İlâhîsi geldi. Allahü teâlâ Kamer
sûresi elliikinci âyetinde: “Bununla
beraber, işledikleri h erşey defterlerindedir.
” buyuruyor.
11. Azâb vardır ve olacaktır. Olmama
ihtimâli yoktur. Münker ve Nekir’in
kabirde suâl sormaları haktır. Hadîs-i
şerifler böyle olduğunu bildirmektedir.
Cennet ve Cehennem yok olmazlar.
Allahü teâlâ Cennet için “Mü’m inlere
hazırlanm ıştır”, Cehennem için de;
“K âfirlere hazırlanm ıştır” buyuruyor.
Allahü teâlâ, Cennet ve Cehennemi mükâ-
fât ve cezâ için yarattı. İkisi de devamlı
olup, geçici değillerdir. Mîzân haktır.
Allahü teâlâ: “Kıyâm et gününde am ellerin
tartılması için terûzi kurulur”
buyuruyor. Herkesin amel defterinin
okunması haktır. Âyet-i kerîmede:
“Bugün senin hesâbm için, sana kitû-
bını, y a ’nî am el defterini okuman
kâfidir” buyuruldu.
12. Allahü teâlâ insanları, öldükten
sonra, kıyâmette diriltecek. Bir araya top- ’
258 isttm «tinleri Ansiklopedisi
layacak. O günün (hesab günü) uzunluğu,
dünyâ senesi ile elli bin yıldır. Sevâb, azâb
ve hakların görülmesi içindir. Allahü
teâlâ: “Uzunluğu ellibin sene olan
g ü n d e” buyuruyor. Bir âyet-i kerimede de:
Allahü teâlâ k a b irlerd e olanları
diriltir” buyurmaktadır.
Cennettekilerin Allahü teâlâyı nasıl
olduğu bilinmiyen, bir şeye benzetilmeden
ve cihetsiz, ya’nî herhangi bir yönde olmadan
görmeleri haktır. Bir âyet-i kerimede:
“Bütün yüzler, R ablerine bakınca
parlar” buyurulmuş tur.
Muhammed Mustafâ’nın (s.a.v.) şefâatı
haktır, olacaktır. Cennetlik olan mü’
minlere ve büyük günâhı olanlara şefâat
edecektir. Hz. Âişe, Hadice-i Kübrâ’dan
(r.anha) sonra bütün kadınların üstünü ve
mü’minlerin anneleridir. Cennet ehli
Cennette, Cehennemdekiler de Cehennemde
sonsuz kalır. Allahü teâlâ Bekâra sûresi 82,-
A’raf sûresi 42, Yûnus sûresi 26 ve Hûd
sûresi 23. âyetlerinde mü’minler için
“Onlar Cennetliklerdir, orada ebedî
kalacaklardır” buyurdu.
İmâm-ı a’zamın (r.a.) vasiyeti budur. Bu
itikâd üzere olan Ehl-i sünnet ve Cemâat
mezhebindendir denir. Bu itikâd üzere
ölürse kurtulmuşlar zümresinden plur.
İmâm-ı a’zam Ebû Hanîfe hazretleri
buyurdu ki:
“Allah bize, insanların mü’min olanlarını
sevmemizi, onlara karşı saygı besleme
mizi ve aslâ lana olmamamızı kalblerinde
ne sakladıklarını bilemiyeceğimizi, hareketlimizi
buna göre ayarlamamızı emir
etmiştir.”
“Allahü teâlâ, kendisine şükür ismini
vermiştir. Çünkü Allahü teâlâ, iyiliği
mükâfatlandım. O, merhamet edenlerin
en merhametlisidir.”
“Kullann birbirlerine karşı işledikleri
suçlar, kendileri için bir zulümden
ibârettir.”
“İnsan, her şeye şifâ veren tek varlığın
Allahü teâlâ olduğuna inamr; bununla
beraber derdine devâ olması için ilâç kullanır.
Çünkü ilâç bir sebeptir. Şifâsını verecek
olan ise Allahü teâlâdır.”
“Mü’min, Allahü teâlâdan korktuğu
kadar hiç bir şeyden korkmaz. Şiddetli bir
hastalığa yakalamr veya fecî bir kazâ veya
belâya uğrarsa, gizli veya âşikâr “Yâ
Rabbi, bana bu belâyı neden verdin?” diye
şikâyetçi olmaz. Bilâkis hastalığa, belâya
ve kazâya rağmen Allahü teâlâyı zikir ve
şükreder.”
“Mü’min, Allahü teâlânın kendisini
devamlı murâkabe ettiğini bilir. Kimsenin
bulunmadığı bir yerde veya herkesin
yamnda olsun, mutlaka Allahü teâlânın
onu kontrol ettiğine inamr. Krallar ve
sözde büyük adamlar ise, ne gizli ve ne deâşikâr bir yerde herhangi bir şahsı murâ-
kabe edemezler.”
Talebesi Yûsuf bin Hâlid es-Semti bir
vazifeye ta’yin edilip, Basra’ya giderken,
Ebû Hanîfe ona şu tavsiyelerde bulunmuş
tur “Basra’ya vardığında halk seni karşı
layacak, ziyâret ve tebrik edecek. Herkesin
değer ve yerini tam, ileri gelenlere ikrâmda
bulun, ilim sâhiplerine hürmet et, yaşlılara
saygı, gençlere sevgi göster, halka yaklaş,
fâsıklardan uzaklaş, iyilerle düşüp kalk,
Sultam küçümseme, hiç bir kimseyi hafife
alma. İnsanhğında kusur etme, sırrım hiç
kimseye açma, iyice yakınlık peydâ etmedikçe
kimsenin arkadaşlığına güvenme,
cimri ve alçak insanlarla ahbablık kurma,
kötü olduğunu bildiğin hiç bir şeye ülfet
etme!..”
“Seninle başkaları arasında bir toplantı
akdedilir veya insanlar mescitde
senin etrafim sanp aramzda ba’zı mes’
eleler görüşülürse, yahut onlar bu mes’
elelerde senin bildiğinin hilâfinı iddia
ederlerse onlara hemen muhalefet etme.
Sana bir şey sorulursa ona herkesin bildiği
şekilde cevap ver! Sonra bu mes’elede şu
veya bu şekilde görüş ve delillerin de bulunduğunu
söyle. Senin bu türlü açıklamalarım
dinleyen halk, hem senin değerini, hem
de başka türlü düşünenlerin değerini tammış
olur. Sana, bu görüş kimindir? diye
sorarlarsa, fakihlerin bir kısminindir, de.
Onlar, verdiğin cevâbı benimserler ve onu
sürekli olarak yaparlarsa, senin kadrini
daha iyi bilir ve mevkiine daha çok hürmel
ederler…”
“Seni ziyârete gelenlere ilimden bir şey
öğret ki, bundan faydalansınlar ve herkes
öğrettiğin şeyi belleyip tatbik etsin. Onlara
umûmi şeyleri öğret, ince mes’eleleri açma.
Onlara güven ver, ba’zan onlarla şakalaş
ve ahbabkk kur. Zîrâ dostluk, ilme devamı
sağlar. Ba’zan da onlara yemek ikrâm et.
İhtiyaçlarım temine çalış, değer ve itibarlarını
iyi tanı, kusurlarını görme. Halka
yumuşak muamele et, müsamaha göster,
hiç bir kimseye karşı bıkkınlık gösterme;
onlardan biri imişsin gibi davran.”
“Din ilminde konuşan kimse, Allahü
teâlâmn kendisine: “Benim dînimde sen
nasıl fetvâ verdin, nasıl söz söyledin?” suâ
lini sormayacağım zannediyorsa, kendisine
ve dînine gevşeklik etmiş olur.”
“Bir kimse fikıh bilmez, fikhın kıymetini
ve fikıh âlimlerinin değerini bilmezse,
böyle âlimlerle oturmak kendisine ağır
gelir.”
“Mâsiyeti, günahları zillet; günahı terketmeği
mürüvvet gördüm ve bildim.”
“Bir kimsenin ilmi, kendisini Allahü
teâlâmn yasaklarından menetmiyorsa, o
kimse büyük tehlikededir.”
“Şaşarım şu kimselere ki, zanla konuşurlar
ve onunla amel ederler!”
“Dînin alış-veriş kısmını bilmiyen,
haram lokmadan kurtulamaz ve ibâdetlerin
sevâbım bulamaz. Zahmetleri boşa
gider ve azâba yakalamr ve çok pişman
olur.”
1) Hayrût-ül hisân
i) Menâkıb-ı lmâm-ı a ’zam (Kerderi)
y 3) Tebytd-iis-Sahife
•A) Tenvtr-Hs-Sahif5) Ukûd-ül-cenân fi menâkıb-in-Nu’mân
6) Menâkıb-ı tm&m-ı a ’zam (Muvaffak bin
Ahmed Mekkî)
7) el-lntika sh-122
8) Müsned-i Ebi Hanîfe
9) et-Terhib binakd’it-te’nîb (Zâhid-ül Kevseri)
10) Ahbûru Ebi Hanîfe ve Ashabihi (Saymeri)
11) Menâkıb-ı İm âm ı a ’zam ve Sahibeyhi
(Zehebî)
12) Menâkıb-ı Ebî Hanîfe (Eb-ul-Leys ez-Zeylî)
13) Kalâidu Ukud-il-ahyâr fi Menâkıbi Ebî
Hanifet-in-Nu’mân (Abdulâlim el-Kurbeti)
14) el-Kavl-üş-Şerif (Abdulganî Nablûsî)
15) Tuhfet-üs-Sultan fi Menâkıbi İmâm-ı a ’zam
Ebû Hanifet-un-Nu’man (Farsça, Yûsuf bin
Muhammed bin Şihâb)
16) Tarîh-i Bağdat cild-13, sh-323, 454
17) Vefeyât-ül a ’yân cild-5, sh-405
18) Tehztb-ül esmâ vel-luga cild-2, sh-216, 223
19) Tabakât-ül fukahâ (Şirazl) sh-67, 68
20) K eşf’üz-zunCLn sh-842, 1287, 1437, 1680, 2015
21) Hediyet-ül ûrifln cild-2, sh-495
22) Mir’at-ül cinân (İmâm-ı Yafit) cild-1, sh-309
23) en-Nücûm-üz-zâhire cild-2, sh-12
24) el-Cevahir-ul mudiyye sh-26
25) Ravdat-ül-Cennât cild-4, sh-224
26) Miftah-ils-seâde cild-2, sh-63
27) el-Vâfi (Safdî) cild-27, sh-61
28) el-Kevakib-tld-dtirriye cild-1, sh-175
29) Tezkiret-ül evliya sh-129
30) Reddi Vehhâbî sh-16
31) Mîzân-ül Kübrû cild-1. sh-62
32) Eşedd-ül-Cihâd sh-3
33) Kâmûs-ul-a’lâm cild-1, sh-711
34) İbn-i Âbidîn cild-1, sh-48, 49, 50, 53
35) Mebde ve Meâd (İmâm-ı Rabbûht) sh-48, 49
36) Mektûbât (İmâm-ı Rabbâni) cild-1, sh-29 ve
266. mektub
37) Brockelmann GJ: 169. 171. S.I.: 284, 287.
38) Riyâddünnâsıhîn sh-60
39) Hidâyet-ül muvaffaktn sh-52
40) Mu’cem-ul-müellifin cild-3, sh-105
41) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye sh-386, 998
42) Fâideli Bilgiler sh-42, 156
43) Eshâb-ı Kirâm sh-213
44) Rehber Ansiklopedisi cild-8, sh-127-136






