TEŞHİS ve TEDAVİ :İktisâdı ve İktisâdi doktrinler tarihini, geniş bir perspektifiçinde inceleyenler, şu apaçık neticeleri göreceklerdir:1 — Batı’nın dünkü ile bugünkü içtimâi hayatı arasındaortak problemler ve açmazlar vardır. Feodal sistem, birçok özellikleriyletoplumumuzda varlığını devam ettirmektedir. Sayısızkusur ve noksanlarıyla bizde kapitalizm de doğmuştur. Ortada,gerileme devrimizden kalan hastalıklar yanmda, ülkemizekapitalizmle birlikte giren dertler vardır. Ancak bizim toplumumuzile batı toplumu arasında mevcut önemli fark: Batıdaolduğu gibi müreffeh sınıfın tarafını tutan, Allah ve din namınaonlann haksız imtiyazlarını ve Allah’ın kullan üzerine zorlayüklenmiş haklannı koruyan papalık, kilise nizâmı ve dinadamlan sınıfının (priest class) bizde mevcut olmamasıdır.2 — Bu tarihî incelemeyi yapanlar bizim akıllı ve bilgiligeçinenlerimizin, toplumun problem ve çıkmazlanm çözmekiçin Allah’ın her günü ileri sürdükleri gülünç ve değersiz tekliflerininkökünü ve kökenini de tesbit etme imkânını bulacaklardır.Birisi çıkıyor, sosyal plânlamaya olan şiddetli ihtiyaçtanbahsediyor, diğeri ülkenin ekonomik düzeni üzerinde inkılâpve değişiklikler istiyor, üçüncüsü toprağın devletleştirilmesineve fertlerin elinden alınmasına çağırıyor, dördüncüsü ülkedekiağır sanayiin (key industries) devletleştirilmesi tezini ilân ediyor,bazan bir reçeteciler meclisi toplanıyor, uzun boylu düşünüptaşındıktan sonra feodalite kalıntılannın kökünü kazımaşeklindeki kararını sunuyor. Bütün bunlar doğulu doktor taslaklarının,batılı meslektaşlannın ilhamlarmdan aşırdıklan reçetelerdenibarettir. Üstatlannın Rusya, Almanya, İtalya, Amerikave İngiltere’de deneyip de başansızlığa uğradıklan bütüntecrübe ve operasyonları, onlar da doğuda denemek istiyorlar.
Ancak, bu noktada bizimle batılılar arasında büyük bir fark vardır. Çünkü batılı doktor taslakları, yetersiz bilgileriyle beraber, doktrin sahibi, düşünen kişilerdir. Halbuki bizde eczane açıp hastalıkların tedavisinde mütehassıs olduklarını iddia edenler, bilgisizlik ve anlayışsızlık yanında, üstadlannı körükörüne taklidi nefislerinde birleştirmiş kimselerdir. Batılı üstadları, ilâçlarının hastayı sıhhate kavuşturmadığını görünce, hemen reçeteyi değiştirirken, doğudaki sadık talebeleri, yine batıdan değişikliğe müsaade eden yeni bir ilham almadıkça, hastanın son nefesine kadar tedaviyi değiştirmeye yanaşmazlar. 3 — Batmın içtimâi tarihini, batılı milletlerin düşünce davranışlarını inceleyen kimsenin tesbit edeceği bir başka vâkıa da, sürekli «mücadele ve çatışma»dır; Bunlardan bir grup (sınıf) hayat meydanma hâkim olur; ahlâk, din, hukuk, örf – âdet, kültür ve medeniyeti belli bir yöne çeker, diğer sınıfların maruz kaldıkları acılara, baskılara ve haksızlıklara aldırmaz, bunları düzeltmeye gayret etmez. Sonra bu ezilen gruplar içinden bir grup, zalimlere baş kaldırarak ayaklanır, kötülerin yanında iyileri de silip süpürür, düşünce ve hareket sisteminin hedefini değiştirir… nihâyet haksızlık, baskı ve işkence yine doruk noktasına ulaşır, sonra durum şikâyet ve yakınma sınırını aşarak üçüncü bir grubun ülke düzenine karşı çıkmasına vanr, direnme ve mücadele seli bâtıl ile beraber hakkı da alıp götürür, ülkede öncekileri de aratan sivrilikte bir düzen teşekkül eder, sonra aşırılıkta bundan geri kalmayan yeni bir sel, eskisini bastırır… îşte bu devamlı çekişme ve çatışma sebebiyle insan, batı tarihinin, akıllı bir kimsenin dosdoğru yolunda yürüdüğü gibi değil de, sarhoşun, eğriler çizerek yalpaladığı gibi seyretmekte olduğunu müşahede eder. îşte bu vâkıadır ki zavallı Hegel’i ve Marks’ı bu zikzaklı gidişin, insan medeniyetinin ilerlemesinde takib ettiği normal yol olduğu zan ve hayaline sevketmiştir. Fakat gerçek şudur ki, bütün bunlar bir tek şeyin neticeleridir: Batı, uzun bir süreden beri hayatını, kitapsız ve rehbersiz olarak sürdürmektedir. Saint Paul vasıtasıyla kendilerine ulaşan hıristiyanlık, daha önceden musevîlik ile alâkası kopmuş durumda idi. Muhtevâsı da Hz. îsâ’dan nakledilen bir takım ahlâkî mev’izelerden, öğütlerden ibaret idi; medeniyete, idare ve ekonomiye temel teşkil edecek İlâhî hidâyet ve talimâttan mahrum bulunuyordu. Yüzde doksan sekizi insan sözü, yüzde ikisi Allah kelâmı olan mukaddes kitâbm Ahd-i Kadim kısmı da böyleydi; somadan hıristiyanlar bir inanç ile ona da yönelip rehber edinmek istediler ise de hayatları için muh İSLÂM’DA İŞÇÎ – İŞVEREN İLİŞKİLERİ 415- taç oldukları ışık ve hidâyeti orada da bulamadılar. Roma İmparatorluk döneminin yayılmasından bir müddet sonra ve Ortaçağ karanlığının ufukları kaplamağa başladığı sırada İslâm güneşi de doğudan yükselmeye başlamıştı. Fakat hıristiyanlığı, hayatlarını düzenleyen hükümlerden uzak bulunması şartıyla kabul eden AvrupalIlar için İslâm’ın rehberliğine yönelmek mümkün değildi; çünkü İslâm, insan hayatının bütün yön ve yanlarını kaplayan, bunlara şekil ve istikamet veren «nizâmlayıcı hükümlerinden» soyularak, yalnızca «ibadet ve imanını» insanlara sunmayı asla kabul etmiyor, buna rızâ göstermiyordu. Bir bu sebeple, bir de kilise adamlarının aleyhte propagandaları ile, halk arasında meydana getirdikleri «İslâm’a karşı taassup» sebebiyle AvrupalIlar İslâm hidâyetinden faydalanamadılar. Bütün bunlardan sonra AvrupalIlar için hayatlarını’ bizzat kendi akıllarıyla düzenlemekten başka çare kalıyor muydu? İşte onlar da bunu yaptılar. Ancak tabiatı icabı olarak insan, hiçbir halde yalnızca akima dayanarak kanuna vazetme ve hükümler verme kudretine mâlik değildir; çünkü akim her anında yanından ayrılmayan arzu şeytanı vardır. Ayrıca hayatı düzenleyen kâide ve kanunların vaz’ma bütün insanların katılmaları da mümkün değildir, insanlar arasında bulunan akılca ve zekâca üstün kimseler bir düzen teklif eder ve bunu vazederler; şüphesiz bu kanun koyucuların bilgileri yanında şahsî bağlantıları ve zümrevî temayülleri de vardır; bu sebeple dekoydukları nizama ancak aynı bağlantı ve temayülleri paylaşanlar râzı olurlar. İşte bu sebepler yüzünden Avrupa tarihinin her merhalesinde vazedilen hayat düzeni dengesiz olmuş, bunun tabiî neticesi olarak da ehâlîsi arasında sert çatışmaların ardı arkası kesilmemiş, ihtilâfın sonu gelmemiştir. Burada ortaya bir sual çıkıyor: Biz müslümanlar da batıklar gibi, yolumuzu aydınlatan bir kitaptan ve rehberden mahrum muyuz? Biz de, mesele, problem ve dertlerimizi halletmek için, batıda komünist, nazi, faşist ve kapitalistlerin seçtikleri yollan seçmeye mecbur muyuz? Hayatımız için dengeli ve tutarlı bir nizam kurmamıza yardımcı olacak bir ışığa biz de mi sahip değiliz? İslâm’ı bilen herkes bu suallere —islâm adına— müsbet cevap verecek, «dertlerimizin çaresi, problemlerimizin çözümü İslâm’dadır,» diyecektir.






