Home / wiki / MARXiZM

MARXiZM

MARXiZM; Aim. Marxismus (m), Fr. Marxisme
(m), İng. Marxism. Târihî maddeciliğin on dokuzuncu
yüzyıldan îtibâren yeniden düzenlenmiş
şekli. Karl Marx ve Friedrich Engels’in “diyalektik
metodu”, iktisat târih, insan, cemiyet, ilim ve
sosyal hâdiselere tatbik ederek meydana getirdikleri
felsefî görüşlerin, ideolojik dünyâ görüşü.Marx ve Engels, Alman felsefecilerinden hegel’in
diyalektiğini, İngiliz iktisatçılarından Adam
Smith ve Ricardo’nun ekonomi-politiğini, Fransız
sosyalistlerinden Saint Simon, Forrier ve Prudhon’un
fikirlerini, Ağustino Thirry ve Guizot’un târihle
alâkalı görüşlerini kullanarak Marxist felsefenin
temellerini ortaya koydular.
Engels’e göre diyalektik, “tabiata, insana, cemiyete
ve umûmî düşünceye âit hareket ve tekâmülün
mantığıdır.” Diyalektik, Marxizmin metodu
olup, Hegel’in felsefesinden alınmıştır. Buna göre
her varlık, kendi içinde zıddını taşımakta, bir
arada bulunan iki zıddın birbiriyle mücâdelesinin
belli bir safhasından sonra, ortaya yeni bir varlık
çıkmaktadır. Yâni tez-anti tez mücâdelesinden
sentez doğmakta, o da anti tezi ile mücâdele ederek,
bir senteze varılmaktadır. Bu tez-anti tez mücâdelesi
sürüp gitmekte, hareketin gelişme ve değişmesinin
motoru sayılmaktadır. Diyalektik metoda
göre bu mücâdele sırasında kemmiyet birikimleri
belirsiz bir şekilde meydana gelirken, belli
bir safhadan sonra “sıçrama”, “patlama” ve “ihtilâller”
netîcesinde keyfiyet değişikliklerine yol
açmaktadır. Ancak Hegel’in diyalektiğinde vetire
(süreç) “idea”dan (ruh) kaynaklanırken Marxizmde
maddeden doğduğu öne sürülür. Maddenin diyalektik
mantığa göre gösterdiği değişmeler netîcesinde
varlıklar meydana gelmektedir. Buna göre
maddenin gelişimi ve değişimi atomdan moleküle,
ondan canlı hücreye, bitkiye, hayvana, insana
ve cemiyete doğru olmaktadır. Bu noktada Darwinizm’i
(evrimi) aynen benimseyen Marxizmin
meşhur ideologu Marx, Sermâye (Das Kapital)
isimli eserini Darwin’e ithâf etmiştir.
Marxizm’e göre her şey maddeden kaynaklanmakta,
madde spontane bir kuvvete sâhip temel
belirleyici olarak görülmektedir. Hegel’in diyalektik
metodu ile hâdiseler buna göre yorumlanarak, diyalektik
materyalist felsefe meydana getirilmiştir.
Engels, Hegel’den aldıkları diyalektik metodu kendi
görüşleri istikâmetinde nasıl kullandıklarını;
“Hegel’in diyalektiği başı üzerinde duruyordu, biz
onu ayakları üzerine oturttuk.” sözleriyle îzâh etmeye
kalkmışsa da, bu aynı zamanda Marxizmin temelindeki
kaosu gösteren bir îtirâftır.
Diyalektik, materyalizmi târihe tatbik eden
Marxizme göre târih, sınıflar mücâdelesinden ibârettir.
Bu mücâdelede, maddenin hâkim olduğu
üretim ilişkileri (ekonomi) temel belirleyici unsurdur.
Üretim ilişkileri, cemiyetin ekonomik yapısını
tâyin etmekte, sınıflar arasındaki mücâdelede
cemiyetin ekonomik gelişmişlik seviyesine göre olmaktadır.
Üretim ilişkileri “alt yapı”yı; bunun dışında
kalan din, hukuk, düşünce, ahlâk, devlet gibi
müesseseler “üst yapı”yı teşkil etmektedir. “Üst
yapı”yı “alt yapı” belirlemekte, “alt yapı”daki değişiklikler “üst yapı”da da bağlılık ilişkisi sebebiyle
değişikliğe sebeb olmaktadır. Üretim ilişkilerine
göre belirlenen sistem en gelişmiş seviyesine ulaştıktan
sonra, diyalektik metodun öngördüğü kuralları
sebebiyle yıkılıp, yeni bir cemiyet nizâmı ve
üretim ilişkileri ortaya çıkacaktır. Bunda tez-anti
tez mâhiyetindeki temel mücâdele, sınıflar arasındadır.
Kapitalizmin teşekkülü ve tekâmülünden
hareketle târihi îzâha çalışan Marxizme göre
sınıflar, üretim vâsıtalarına sâhib olanlarla olmayanlardan
müteşekkildir. Cemiyetler ilkel komünal,
köleci, feodal ve kapitalist safhalardan geçerek
sosyalist ve komünist bir nizâma doğru gitmektedirler.
Hür olmak, diyalektik materyalist
felsefeyi benimseyerek bu vetirenin (usulün) idrâkine
varmaktır. Bu yolda hareketi hızlandırıp, her
türlü vâsıtaya mürâcaat ederek, makyavelist metodu
da kullanmak esastır (Hedefe ulaşmak için her
yolu mubah görmek). Marxizmin üzerinde durduğu
kânunların hemen hepsi daha önceleri, on sekizinci
yüzyıldan başlayarak, o çağın ileri sanâyi
ülkesi olan İngiltere’de Ricardo, Smiht ve Petty gibi
iktisatçılar tarafından ele alınmış ve incelenmiştir.
Fakat Marxizm düşüncesini, sistemli bir
şekilde açıklayan, bir Alman Yahûdîsi olan
Marx’tir (1818-1883). Marx, bu görüşünü bir İngiliz
fabrikatörünün oğlu olan Frederik Engels
(1820-1895) ile birlikte geliştirmiştir.
Marxizm görünüşte kapitalizmle libaralizmin
îzâh ve tenkidine yönelik bir felsefe olarak doğdu.
Kapitalizmi inceleyerek geçmişe yönelen Marx,
kendi devrini ele alarak, buradan hareketle geçmişe
dâir iddialar ileri sürmüştür. Buna göre serbest
emeğin piyasaya arz edilmesi ve sermâyenin belli
ellerde toplanması netîcesinde teşekkül eden
kapitalist nizamda, üretim vâsıtalarına sâhib olan
burjuva sınıfı ile buna sâhib olmayan proleterya sınıfı arasındaki farklılıklar tedricen artmaktadır.
Kâr hadleri, sistemin işleyişinden ileri gelen bir
mecbûriyetle düşmekte, proleterya sınıfının satın
alma kapasitesinin azalması da noksan tüketime
yol açmaktadır. Marx bunu îzâh ederken, İngiliz iktisatçılarından,
husûsiyetle Adam Smith ve Ricardo’nun
görüşlerinden faydalanmıştır. Bu görüşleri
geliştirip kendisine âit artı değer teorisini
ortaya koyarak kapitalist sömürüyü açıklamaya
çalışmıştır. Yeni bir sistemin doğması için, eski sistemin
son haddine kadar gelişip olgunlaşması gerekmektedir.
Kapitalizmin en ileri safhasında ortaya
çıkan bu buhran, Marxizme göre üretim araçlarına
sâhip olmayan sınıfın siyâsî iktidârı ele geçirmesiyle
çözülecektir. Köleci ve feodal toplumlarda
da benzer usul işlemiştir. Proleterya sınıfı iktidârı
ele geçirdikten sonra, sınıfsız bir cemiyet nizâmı
olan komünizme varmak için önce proleterya
diktatörlüğüne dayanan bir devlet kurularak, eski
sömürücü sınıfı ve “kalmtıları”nı tasfiye ederek
özel mülkiyete son verecektir. Böylece siyâsî literatürde
“ihtilâl” denilen hâdise ile yeni bir senteze
varılmış olunacaktır. Sosyalizmin en yüksek
safhası olan komünizmde ise “Devlet de ortadan
kalkacak, zıt ideoloji ve menfaatler, sınıflar, bunların
mücâdelesi kaybolup her türlü üretim ve değer
kendiliğinden dağılacaktır.” görüşüyle Marxist
felsefenin son sözünü söylemiş olurlar.
Marxizmde son gâye ise, devletsiz bir toplum
meydana getirmektir. Zîrâ bu anlayışa göre gerçek
hürriyet, ancak devletsiz bir toplumda gerçekleşebilir.
Devletsiz bir toplum düşünülemiyeceğine
göre, Marxizmin bu görüşü hayalden öteye geçememiştir.
Marxizme göre sosyalizm ve komünizm ulaşılması
mecbûrî olan bir safhadır. Marx ve Engels,
sosyalist safhayı, mutlaka gerçekleşecek bir
, nizam olarak görmüş, bu bakımdan “ütopik sosyalistlerden
ayrılmıştır.
Marxizmde iki tür devlet anlayışı mevcuttur:
Birincisi sınıf ayrılıklarını ortadan kaldıracak,
burjuvaziyi “tasfiye” ederek sınıf mücâdelesine
son verecek, proleterya diktatörlüğüne dayanan
devlettir. İkincisi de “hâkim güçler”in baskı vâsıtası,
siyâsî gücü olan, tahakküm unsuru devlet anlayışıdır.
Ordu, polis, hukuk, kânunlar, hapishâneler,
onun baskı vâsıtasıdır. Marxizmin siyâset anlayışı,
bu devleti ele geçirmektir. Diyalektik usul,
devletin ele geçirilip, sınıfsız, eşitlikçi bir yapıya
sâhip, üretim ilişkilerinin teşekkül ettiği komünist
nizâmın kurulmasıyla sona erecekti. Bundan
sonra komünist cemiyet târihî bir durgunluk içine
girecektir. Târihî durgunluğa ermiş cemiyette sâdece
proleterya sınıfı kalacağı için, tez-anti tez
mâhiyetindeki mücâdelenin yerini neyin alacağı
ise, meçhuldür.Marxizme göre, nihâî safha olan komünizmle
ilkel-komünel toplumun sınıfsız, eşitlikçi yapısına
geri dönülmüş olacaktır. Bâzı târih yorumcularının
hayâlî sözlerine dayanılarak, yeryüzünde ilk
önce mevcut olduğu iddiâ edilen bu toplumda herkes
ihtiyâcına göre ürettiği için sömürü ve artı-eksi
değere el koymak söz konusu değildi. Özel mülkiyetin
doğuşu, birbirleriyle mücâdele eden iki
sınıfın teşekkülüne sebeb olmuştur. Köleci, feodal
ve kapitalist üretim ilişkileri meydana çıkarken,
üretim vâsıtalarına mâlik olanlar aynı zamanda
siyâsî iktidâra ve devlete de sâhiptirler. Marxizmde,
böyle bir farklılığın mevcûdiyeti ve komünist
safhada bunların ortadan kalkacağı iddiâ
edilmektedir.
Marxizmde dînin yeri yoktur. Marxizme göre
din, insanın kendi gücünü anlamaya başladığı sırada,
kendi gücünü tabiatta görmesi sonucu doğmuştur.
Marxizme göre, insanın kendi dışında gördüğü
ideali hâline gelmiş hayâli Allah olmuş ve insan,
kendi kafasından meydana getirdiği hayâle
tapmaya başlamıştır.
Diyalektik metod, yaratma fikrini reddettiği,
her şeyi maddedeki gelişmelere bağladığı için
Marxizm dîne karşıdır. Marx, “Din afyondur!” ve
“Bütün tanrılara kinim var!” diyerek bu tavrı açıkça
belirtmektedir. “Doğru” ve “yanlış” diye iki
değeri kabul etmeyip, her şeyin izâfî olduğunu
iddiâ etmektedir. Mânevî ve mukaddes kavramlar
reddedilmektedir. Ancak Marksizmde, bunların
yerine konulmaya çalışılan bâzı mistik husûsiyetler
mevcut olup gücünü ve taraftarlarını bu sağlamaktadır.
Diyalektik materyalizm her hâdiseyi
mücâdele, çatışma ve çoğu kere de tesâdüflerle
açıklamaktadır. Hegel’in diyâlektiğinde tez-anti
tez arasında bir uzlaşma söz konusu olduğu için,
Marxizm bunun “burjuva karakterli” olduğunu
söylemektedir. Marxizm, hareketin kaynağını maddeye
bağlarken, modern fizik, bunun dışarıdan
geldiğini söylemektedir. Kuvvetin tanımı, diyalektiğe
ters düşmektedir. Hegel’de ve Marxizmde
“idea” ile “madde” ne olduğu meçhul bir “veri” olarak
kabûl edilmektedir. Günümüzde maddenin
enerjiye dönüşüp yok olabildiği kesin olarak ispatlanmış,
maddenin asıl gerçek ve kalıcı olduğu
iddiaları haklılık kazanamamıştır. Marxizmde
maddenin devamlı değiştiği kabul edilmekte, ancak
bu değişiklikleri yaratan ve hiç değişmeyen bir
mutlak varlığın mevcudiyeti inkâr edilmektedir.
Hegel’in ve Marxizmin diyalektik metodu her türlü
kullanışa müsâittir, tezi ele alarak istenilen senteze
varmak mümkündür. îzâh edilemeyen hususlar
tesâdüflerle açıklanmakta, yaratılış inkâr edilmektedir.
Marx’in görüşünün aksine, kapitalist iktisâdî
düzeni ortadan kaldıracak olan ihtilâl, ileri derecede sanâyileşmiş batı Avrupa memleketlerinde değil,
ekonomisi geniş ölçüde zirâata dayanan Rusya’da
vukû buldu. 1917 yılında Lenin’in liderliğindeki
Bolşevikler, silâhlı bir ayaklanma yaparak
iktidârı ele geçirdiler. Resimlerini büyük bir terör
içinde yerleştirmeye başladılar. Bu terörün sonunda
15 milyon insan öldürüldü. Bu zulüm ve
îdâmlar, Stalin’in 1924 yılında Rusya’nın başına
geçmesinden sonra daha da şiddetlendi.
Marxizm, Rusya’dakinden biraz farklı şekilde
Çin’de de Mao Tse Tung (Mao Ze Dong) tarafından
gerçekleştirilmeye çalışılmıştır. Kezâ, 1944’ten îtibâren
Halk Demokrasileri adı altında orta ve doğu
Avrupa’da Marxizm tatbik edilmeye başlanmıştır. Bu
devletler arasında Yugoslavya, Çekoslovakya, Bulgaristan,
Küba Arnavutluk, Romanya ve eski Doğu
Almanya sayılabilir. (Bkz. Komünizm)
1990’da başta Rusya olmak üzere Doğu Avrupa
ülkeleri Marxizmi ve Sosyalizmi terk etmişlerdir.
Marxizm, ideoloji ve pratikte iflâs ederek, câzibesini
ve inandırıcılığını kaybetmiş bir doktrindir.

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir