NİZÂMEDDİN EVLİYA; Hindistan’da yetişen evliyâdan ve Çeştiyye yolunun büyüklerinden. İsmi, Seyyid Muhammed bin Seyyid Ahmed buhârî olup, lakapları; “Mahbûb-i İlâhî” (Allah’ın sevgilisi), “Sultân-ül-Meşâyıh” ve “Nizâmeddîn Evli- yâ”dır. Nizâmeddîn Evliyâ, 1238 (H.636) senesi Safer ayının yirmi yedisinde Bedâyûn’da doğdu. 1325 (H.725) senesi Rebî’ul-âhir ayının on sekizinde Hakkın rahmetine kavuştu. Delhi civârmdaki Gıyâspûr’da defn edildi. Sonradan büyük bir türbe yapıldı. Nizâmeddîn Evliyâ küçük yaşta; mânevî ilimlerin yanında, üstün hâlleri ve takvâsı ile meşhûr derin bir âlim olan babası Hâce Ahmed Buhârî hazretlerini kaybetti. Babasının vefâtından sonrasıkıntılı bir hayat yaşayan Nizâmeddîn Evliyâ, Bedâyûn’da Mevlânâ Alâüddîn Usûlî’nin derslerine devâm etti. Büyük evliyâ Celâlüddîn-i Tebrîzî’nin halîfesi Ali Molla Büzürk Bedâyûnî’nin sohbetlerine de devâm edip, tasavvufta ilerledi. Yirmi yaşında iken Bedâyûn’dan ayrılıp, Delhi’ye gitti. Burada Mevlânâ Şemsüddîn’in derslerine devâm ederek yüksek derecelere kavuştu. Ayrıca Mevlânâ Kemâleddîn Zâhid’den hadis ilmi öğrendi. Hâce Necîbüddîn Mütevekkil’in de derslerine devâm eden Nizâmeddîn Evliyâ, Ferîdüddîn-i Genc-i Şeker hazretlerini görmek üzere Delhi’den ayrılarak Acûzân’a gitti ve onun talebesi oldu. Çeştiyye yolunda ilerleyen Nizâmeddîn Evliyâ, 1258 senesine kadar Genc-i Şeker’in yanında kaldı. Kendisine hilâfet verilerek insanlara Allahü teâlânın dînini anlatması için Delhi’ye gönderildi. Nizâmeddîn Evliyâ, hocasının emriyle Delhi’ye gittiği zaman, ibâdetlerini huzûr içinde yapacak sâkin ve uygun bir yer bulamadı. Gıyâspûr’da üstü sazla örtülü küçük bir kulübede yerleşti. İnsanlara Allahü teâlânın emir ve yasaklarını anlattı.

Nizâmeddîn Evliyâ’nın vefâtma kadar kaldığı Gıyâspûr’un adı daha sonra Nizâmeddîn olarak değiştirildi.
Nizâmeddîn Evliyâ, Gıyâspûr’a yerleştikten sonra Acûzan’ı on defâ ziyâret etti. Bu ziyâretle- rinin üçünü hocası hayatta iken, yedisini de hocasının vefâtından sonra yaptı.
İleri gelen devlet adamlarından olan talebesi Ziyâüddîn, hocasına; Sultan Mu’izzüddîn Bala- ban’ın sarayına yakın bir dergâh yaptırdı. Bu yakınlıktan dolayı, saray mensupları, şehzâdeler, komutan ve subayların çoğu Nizâmeddîn Evli- yâ’ya talebe olup, onun mânevî tesiri ve dînî eğitimi altında, ahlâkî ve içtimâî huyları çok değişti. Hepsi, Allahü teâlâdan korkan, yaşayışı intizamlı insanlar hâline geldiler. Bir mıknatıs gibi etkisi olan bu tesirden, Delhi halkı da istifâde etti.
Uzun bir ömür süren Nizâmeddîn Evliyâ, yükselen ve düşen yedi Delhi sultanı gördü. Bu sultanlardan bâzıları, onun bağlılarından idi. Bâzısı ise, kısa görüşlü olup, zâlimdiler. Bunlar, Nizâmeddîn Evliyâ’nm misâfirperverliğini ve şöhretini kıskanıyorlardı. Nizâmeddîn Evliyâ, kendisine bağlı olanlar dâhil, hiçbir sultânı ziyâret için saraya gitmedi. Sultanları da dergâhına kabul etmedi.
Pekçok kerâmetleri görülen Nizâmeddîn Evliyâ’nm menkıbelerinden biri şöyledir:
Sultan Alâüddîn devrinde, Delhi şehri, kuzeyden gelen zâlim bir Moğol ordusu tarafından muhâsara edilmişti. Targi komutasındaki ordunun ilerlemesi sırasında, Sultan Alâüddîn’in en iyi birlikleri güneyde harp ediyor ve o yüzden bu güçlü ordu karşısında Delhi’yi zayıf bir birlikle bir gün bile müdâfaa edemeyecek durumda bulunuyorlardı. Bu durumda sultânın tek sığmağı, Allahü te- âlâ oluyordu. Sultan, Emîr Hüsrev vâsıtasıyla Nizâmeddîn Evliyâ’nm himmetlerini talep etti. O, sultânın ve Delhi’nin bu acıklı durumunu duyunca, sâdece gülümsedi ve; “Sultâna selâmımı götürün. Endişe etmemesini söyleyin. İnşâallah Mo- ğollar yarın sabah oradan çekilirler” buyurdu. Nizâmeddîn Evliyâ, sultâna bu haberi gönderdikten sonra, hocasını vesîle ederek münâcaatta bulundu. Allahü teâlâ, Moğol komutanı Targi’ye, ülkesinin muhâsara altında olduğunu gösterdi. Komutan, ülkesinin düşman tehlikesiyle karşılaştığını görünce, dehşete kapılıp, derhâl ordunun geri çekilmesini emretti. Ertesi sabah sultan, muhâsaranm kaldırıldığını ve bu velînin bereketiyle şehrin kurtulduğunu gördü.
Buyurdu ki:
İnsanın îmânı; ancak dünyâya ve onun altınlarına bir deve pisliğinden fazla değer vermediği ve Allahü teâlâdan başka hiçbir şeye güvenmediği zaman tamam olur. Kendine Allah âşığı diyen bir kimse, dünyâyı sever ve onu sevenlerle arkadaşlık yaparsa, o bir yalancı ve münâfıktır.
Bir talebe için, Allahü teâlâya bağlılığın şu altı esâsı vardır: 1) Nefsini yenmek için insanlardan uzak kalmalıdır. 2) Her zaman temiz ve abdestli olmalıdır. 3) Her gün oruç tutmaya çalışmalı, yapamıyorsa az yemelidir. 4) Allahü teâlâdan başka her şeyden uzaklaşmaya çalışmalıdır. 5) Hocasına sâdık ve itâatkâr olmalıdır. 6 ) Allahü teâlâyı ve hakikati her şeyden üstün tutmalıdır.
Bir talebe, şu dört şeyden sakınmalıdır: 1) Dünyâ ehli ve bilhassa zenginlerle görüşmekten, 2) Zikirden başka bir şeyden bahsetmekten, 3) Allahü teâlâdan başka bir şeye sevgi beslemekten, 4) Allahü teâlâdan başka bütün dünyevî şeylere kalbi bağlamaktan.
Kalp kırmak, Allahü teâlânın lütfunu incitmektir. Neye uğrarsa uğrasın, sâlih kimse aslâ kimseye kötü söylememeli ve lânet etmemelidir. İnsanların kabahatlerini açıklamamalıdır. Nizâmeddîn Evliyâ’nın mübârek sözlerini ih- tivâ eden beş önemii eseri vardır. Bunlar: Fevâid- ül-Füfâd, Efdai-üI-Fevâid, Hazînet-ül-Asfiyâ, Siyer-ül-Evliyâ, Mıknatıs-üI-Vahdet’tir. Hâce Haşan Sencerî tarafından toplanmıştır.







