Evliyânın büyüklerinden. Tasavvuf ehlinin çok tanınmışlarından olup, Seyyid-üt-tâife denmekle meşhûrdür. Künyesi, Ebü’lKâsım’dır. Cüneyd bin Muhammed 207 (m. 822) de Nehâvend’de doğdu. Bağdad’ da büyüdü ve 298 (m. 911) de 91 yaşında orada vefât etti. Kabr-i şerifi, hocası ye dayısı Sırrî-yi Sekatî’nin kabri yanındadır. Süfyân-ı Sevrî’nin derslerinde yetişti. Tasavvufu, dayısı Sırrî-yi Sekâtfden öğrendi. Asrının kutbu idi. Binlerce velî yetiştirdi. Otuz defa yaya olarak hacca gitti. Kerâmetleri, nasihatleri, hikmetli sözleri ve ihlâslı amelleri ile meşhûr oldu. Zâhirî ilimleri, İmâm-ı Şâfiî’nin talebelerinden Ebû Sevr’den öğrendi. Ayrıca Hâris-i Muhâsebî, Muhammed Kassâb ve başka zâtlarla da sohbet etti. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri, otuz sene cemâatle namazda ilk tekbiri kaçırmadı. Namazda kalbine dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardı. Dâima Allahü teâlâyı hatırlardı. Hergün 400 rek’at namaz kılardı. Otuz yıl yatsı namazından sonra hiç uyumadan ibâdetle meşgûl oldu. Cüneyd-i Bağdâdî dayısı olan/Sırrî-yi Sekatî (r.a ; tarafından hacca götürüldü. Mescid-i Haram’da dörtyüz kadar büyük zât, (şükür; hakkında konuşuyorlardı. Her zât şükrü ta’rif ve izah ettiler. Neticede dörtyüz ayn izah meydana geldi ise de, hepsi de bu ta’rif ve izahları yetersiz buldular. Hz. Sırrî-yi Sekatî, orada bulunan Cüneyd’e (r.a.; “Mâdem ki buradasın, bu hususta bir de sen bir şeyler söyle” dedi. Hz. Cüneyd “Şükür, Allahü teâlânın ihsân ettiği ni’met ile O’na ibyân etmemek, O’na isyân için, ihsân ettiği ni’meti sermaye olarak kullanmamaktır” buyurdu. Orada bulunanların hepsi bu cevâba pek sevinip, hepsi de “Seni tebrik ederiz. Maksadı en güzel şekilde ifâde ettin. Bu, ancak bu şekilde ta’rif edilebilirdi” dediler. Sırrî-yi Sekatî (r.a.; “Yavrum, Öyle anlıyorum ki senin lisanın doğru ve kuvvetli olacak. Böyle güzel söyliyebilmek hâli sana nereden geliyor?” deyince Cüneyd (r.a.; “Sizin sohbetlerinizde bulunmakla efendim” dedi. Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) hocasına ait olan evin bir odasında kalırdı. Her an Allahü teâlâyı hatırlardı. Seccâdesi üzerinde, sabaha kadar “Allah, Allah” der, aynı abdestle sabah namazını kılardı. Bu hâl senelerce böyle devam etti. Cüneyd-i Bağdâdî’nin şöyle anlattığı nakledilir: “Bir gece yıkanmak için suya ihtiyâcım oldu. Hava çok soğuk olduğu için, sabah olmasını bekliyeyim, su ısıtırım veya hamama gidip yıkanırım, dedim. Sonra düşündüm ki, ben yıkanmayı tehir için, sabahın olmasını, su ısıtmak, hamama gitmek gibi bir sürü şeyleri istiyorum. Halbuki, Allahü teâlâ bana sadece bir defa yıkanmamı emrediyor. Ben de onu tehir için çeşitli çâreler arıyorum. Benim yaptığım hiç münâsip değil dedim Hemen, gecelik elbisem üzerimde olduğu halde, soğuk su ile gusletmeye ve ıslak elbiseyi çıkarmayıp üzerimde kuruması için niyet ettim ve öyle yaptım.” Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.; şöyle anlatıyor: “Hocam Sırrî-yi Sekatî, bana bir meclis kurup, insanlara ilim öğretmemi, nasîhat etmemi söylerdi, fakat ben, kendimi bu işe lâyık bulmayıp, nefsimi kötülerdim. Bir Cum’a gecesi Peygamber efendimizi rü’ yâda gördüm. Bana “Ey Cüneyd! insanlara nasîhat et. Zîrâ senin sözün halkın kalblerinin rahatlık ve ferahlık bulmasına sebebtir. Allahü teâlâ senin sözünü, insanların kurtuluşa ermesi için sebep kılmıştır” buyurdu. Uyandım, sabahleyin erkenden hocamın yanma vardım. Ben hiç bir şey söylemeden, “Peygamber efendimiz tarafından vazifelendirilmedikçe, insanlara ilim öğretmekten çekindin” dedi Ertesi gün bir meclis kurup, insanlara Resûlullahın yolunu anlatmaya başladım.” Hz. Cüneyd’in meclis kurup insanlara ilim öğretmekte olduğu, kısa zamanda her tarafa yayıldı. Herkes bu sohbetlere gelip istifâde etmeye başladı. Birgün bir genç, Cüneyd’in (r.a.; sohbet ettiği meclise gelip, Cüneyd’e (r.a.; şöyle dedi: “Ey üstâd, Hz. Peygamber buyuruyor ki, “Mii’minin firâsetinden ko rku n u z. Çünkü o, Allahü teâlânın nuru ile bakar.” Bunun ma’nâsı nedir?” Cüneyd-ı Bağdâdî (r.a.) bir müddet sustu Sonra başını kaldırıp, “Müslüman ol. Müslüman olmak zamanın geldi” buyurdu. Meğer o genç hıristiyan imiş. Hemen zünnânnı kesip orada müslüman oldu. Imâm-ı Yâfiî buyuruyor ki: “insanlar, bu hâdisede, Cüneyd-i Bağdâdî’nin (r.a.; bir kerâmetı var zanneder. Halbuki, bu hâdisede onun iki kerâmeti vardır. Birisi, o gencin, hıristiyan olduğunu bilmesi, diğeri de, gencin, müslüman olma vaktinin geldiğini bilmesidir.” Cüneyd-i Bağdâdî’ye “îhlâsı kimden öğrendiniz?” diye sordular. O da cevâbında, buyurdu ki, “Mekke-i mükerremede bulunuyordum. Bir berber gördüm. Ona, “Allah nzâsı için benim saçlarımı düzeltebilir misin?” dedim. Berber “Elbette” dedi. O sırada, mevki sâhibi birini traş etmekte idi. Hemen traşını bırakıp, “Efendi, kalk. Bir kimse Allah için bir şey istedi mi, bütün işler durur, derhal ona bakılır” dedi. Sonra berber koltuğuna beni oturtup traş etti. Sonra da bana bir miktar altın verip, ihtiyâçların için lâzım olur, onlara harcarsın” dedi. Ben bu hâle çok hayret edip, elime geçecek ilk parayı kendisine hediye etmeye niyet ettim. Az bir zaman sonra bana Basra’dan bir kese altın gönderdiler. Hemen götürüp o keseyi, ona verince sebebini sordu. Ben de niyetimi açıkladım. Bunun üzerine bana “Sen, Allah nzâsı için beni traş et” dedin Ben de o niyetle seni traş ettim. Şimdi bunlan alırsam, niyetim de b ir değişm e o lm a s ın d a n korkuyorum” dedi Cüneyd-i Bağdâdî talebeleri ile otururlarken bir kimse geldi ve Cüneyd’in önüne beş yliz dirhem bırakıp, “Bu parayı ihtiyâcı olanlara dağıtırsınız” dedi. Hz Cüneyd “Bundan başka paran var mı?” dedi. O kimse “Evet, bunlardan başka çok param var” dedi Cüneyd (r.a.; “Peki sâhib olduğun paralardan başka daha çok paran olsun ister misin?” dedi. O kimse “Evet isterim” deyince Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.): “Sen şu bıraktığın beş yüz dirhemi geri al. Çünkü, o paralara bizden çok senin ihtiyâcın var. Zîrâ biz, param ız olsun istemiyoruz” buyurdu. Bir zaman Cüneyd-i Bağdâdî’nın gözlerinde ağn meydana geldi. Tabibçağırdılar, gelen tabib, hıristiyan idi. Muayene edip, “Gözlerinize su değdirmıyeceksınız” dedi. Hz. Cüneyd “Su değdirmesem nasıl abdest namazdan sonra bir miktar uyudu. Uyandığında gözlerinde îıiç ağn kalmamıştı. O ançla bir ses duydu ki, “Yâ Cüneyd! Sen bizim için gözlerini fedâ ettiğin için, biz de senden o ağrıyı giderdik” diyordu. Bir zaman soiıra hıristiyan tabib tekrar geldi. Baktı ki gözler tamamen iyi olmuş. Hayret edip, “Nasıl yaptın da iyi oldu?” dedi. Cüneyd (£.a.) olanları anlatınca, Hz. Cüneyd’in elini öpüp îmân etti ve “Esas ağrıyan göz sizinki değil benim gözlerim imiş” dedi. Sâlihlerden bir zât rü’yâsmda Peygamber efendimizi gördü. Hz. Cüneyd de yanlarında bulunuyordu. Bu sırada biri gelip, Peygamber efendimize bir suâl sordu. Peygamber efendimiz “Bunun cevâbını Cüneyd’den iste. O cevab versin” buyurdular. Cüneyd (r.a.) “Yâ Resûlallah! Sizin m übârek huzûrunuzda ben nasıl konuşabilirim” deyince, Peygamberimiz aleyhisselâm “Diğer peygamberlerden herbiri ümmetlerinin tamamı için ne kadar öğünüyorlarsa, ben de, Cüneyd ile o kadar öğünürüm” buyurdular. Zengin bir kimse vardı. Cüneyd-i , Bağdâdfnin huzûruria gelip tövbe etti ve talebeliğe kabûlünü istedi. Malını da fakirlere dağıttı. Bin altını kaldı. Cüneyd (r.a.) “Bu bin altını da Dicle nehrine at” buyurdu. O kimse, Dicle kenarıma gidip altınları birer birer nehre attı. Geri döndüğünde Cüneyd (r.a.) kendisine heybetle bakıp “Niçin hepsini birden atmadın da birer birer sayarak attın? Demek hâlâ, gönlünde onlaî*a muhabbet var” buyurdu ve bir müddet kendisini sohbetlere kabûl etmedi. Sonünda o kimse buna da tövbe edip, nihâyet talebeliğe kabûl edildi. Büyüklerden bir zât, Hz. Cüneyd’in yanma gelmişti* Şeytanın, onun yanından hızla kaçmakta olduğunu gördü. O kimse, Cüneyd-i Bağdâdfnin yanma yaklaşınca, yüz hâllerinden, onun çok öfkelenmiş olduğunu anlayıp, sordu: “Ey Çüneyd! Biz biliyoruz ki, insan öfkelenince şeytan ona yaklaşır. Fakat görüyorum ki, bu kadar fazla öfkelenmiş olduğunuz halde, şeytan sizden kaçıyor. Bunun hikmeti nedir?” Hz. Cüneyd cevâbında, “Sen bilmez misin ki, biz kendi nefsimiz için kızmayız. Başkaları, nefsleri için kızarlar. Bunun için de şeytan kendilerine musallat olur. Bizim kızmamız, hep Allah için olduğundan, şeytan bizden, kızdığımız zaman kaçtığı gibi başka hiç bir zaman kaçmaz” buyurdu., Cüneyd-i Bağdâdfyi (r.a.) tarayan ve sevenlerden, Ebû Amr isminde bir zât şöyle anlatıyor: “Bir gün bir ihtiyaç için çarşıya gitmiştim. Bir <;enâze gördüm. Cenâze namazına katılayım dedim. Yolda giderken bir kadın görüp ona baktım. Bu yaptığımın uygun olmadığını hatırlayıp derhal tövbe ettim. Eve geldiğimde yüzümün niçin karardığını sordular. Aynaya .baktığımda hakîkaten, yaptığım o uygunsuz iş sebebiyle yüzümün karardığını göldüm. Kırk gün, devamlı olarak b’u günahıma tövbe ve istigfâr ettim. Cüneyd-i Bağdâdî’yi (r.a.) ziyâret etmek hatırıma geldi. Bağdad’a gittim. Cüneyd’in (r.a.) hanesine varıp kapısını çaldığımda, içeriden bana, “Gel bakalım ey Ebâ Amr! Sen Ruhbe’de günah işle, biz de Bağdad’da bu günâha istigfâr edelim” buyurdu. Birisi Cüneyd-i Bağdâdî’ye (r.a.) “Gözümü yabancı kadınlara bakmaktan nasıl koruyabilirim?” diye sordu. Cüneyd (r.a.) buyurdu ki, “Yabancı kadını gördü1 ğün zaman, Allahü teâlânın seni, senin o kadını görmenden daha iyi gördüğünü hatırla.” ‘ Mel’ûn şeytan, bir üstâdm hizmetçisi kılığında Cüneyd-i Bağdâdî’nin (r.a.) yanma gelip “Efendim, size hizmet etmekle şereflenmek, feyiz ve bereketlerinizden istifâde etmek arzusuyla geldim. Lütfen kabûl buyurunuz” dedi. Cüneyd (r.a.) kabûl edip, şeytan yirmi sene kadar kendisine hizmet etti ama bir kere olsun vesvese veremedi. Nîhâyet ümidini kesip bir gün “Ey üstâdım! Siz beni tanıyor musunuz?” dedi. Cüneyd (r.a.) “Ben seni ilk geldiğin gün tanımıştım. Sen îblis’sin” dedi. Şeytan, “Ey Ebâ Kâsım! Ben senin kadar, yüksek makam ve derecelere kavuşmuş olan bir zât daha tanımıyorum” dedi. Cüneyd (r.a.) buyurdu ki: “Ey Mel’ûn! Hemen defol git. Şimdi de beni kendimi beğenme (ucub) gibi bir duruma düşürmek ve beni, mahvetmek arzusundasın değil mi? Bu çirkin maksadına kavuşamıyacaksın. Haydi defol.” Cüneyd-i Bağdâdî’nin (r.a.) talebelerinden biri şeytanın vesvesesine kapılıp, “Artık ben kemâle geldim. Sohbete devam etmeme lüzum kalmadı” deyip kendi başına bir yere çekildi. Benlik ve gururundan dolayı şeytânî bir rü’yâ gördü. Rü’- yâsında, bağlık-bahçelik içinde güzel nehirler ve çok lezzetli yemekler yediğini gördü. Bu rü’yâsmı hakikat zannedip, kibiri daha da arttı ve bu hâlini arkadaşlarına anlattı. Onlar da Cüneyd-i Bağdâdf ye arzettiklerinde, Hz. Cüneyd çok üzüldü ve anlatılan kimsenin yanma gitti. Baktık ki o kimseyi şeytan aldatmış. Ona, “Seni bu gece Cennete götürürlerse, Cennete vardığında üç defa (Lâ havle…) oku” buyurdu. Hakîkaten o kimseyi rü’yâsmda Cennete götürdüler. O kimse Cennete vardığında üç defa (Lâ havle…) okudu. Gördüklerini ye kendisinde hâsıl olan şeytânî hâllerin hepsini unuttu. Bir anda kendisinin pislik ve çöplük içerisinde olduğunu gördü. UyandıTımus \ün Sjaks şehrinde 9. asr Un sonunda yapılmış Büyük CâmVde kapı süslemesi. İslâm âlimleri Ansiklopedisi 1 2 3 ğında gördüklerini hatırladı ve içine düştüğü hatâyı anladı. Çok pişman olup tövbe etti ve Cüneyd’in (r.a.; elini öptü. Sohbetlere devam edip, talebeler arasındaki yerini aldı. Hz. Cüneyd buyurdu ki, “Herkese bir mürşid-i kâmil lâzımdır. Aksi halde mel’ûn şeytan gelip kendisine musallat olur Ve insan -maazallah- ona tâbi olur.” Hayr-ı Nessâc (r.a.; şöyle anlatıyor: “Bir gün evimde oturuyordum. Kalbime “Ebü’l Kâsım Cüneyd-i Bağdâdî kapıdadır. Çıkıp karşılayayım” diye bir düşünce geldi. Fakat, o buraya gelmez. Kalbime gelen düşünce vesvesedir deyip o düşünceyi kalbimden attım. Biraz sonra aynı düşünce gene geldi. Gene attım. Üçüncü defa gelince çıkıp bakayım dedim. Çıktım Cüneyd (r.a.; kapıda idi Bana selâm verdi ve “Ey Hayr! Kalbine ilk geldiği zaman niçin kalkıp kapıyı açmadın?” buyurdu.” Kendisine iftira edip, uydurma sözlerle halifeye şikâyet ettiler. “İnsanlar onun sözleri ile fitneye düşüyor, karışıklık çıkarıyor” dediler. Halifenin üçbin altına satın aldığı ve kendisini çok sevdiği çok güzel bir câriyesi vardı. Halife ona, “Kıymetli elbiseler giy, çeşitli mücevherâtla süslen, falan yerde Cüneyd’m (r.a.) yanma gidip, yüzünü aç ve Cüneyd’e (Benim çok malım var, ama kalbim dünyâdan soğudu. Sana geldim ki beni kabûl edesin ve ben de senin yanında ibâdet ve tâatle megşûl olayım. Senden başkası ile bulunmama kalbim râzı olmuyor) de” diye tenbih etti. Bir hizmetçi ile beraber bu câriye Cüneyd’in (r.a.) bulunduğu yere geldi. Kendisine söylenilen şekilde giyinmiş ve süslenmiş idi ve bu söylenenleri, daha fazlasıyla Cüneyd’e söyledi. Cüneyd (r.a.; hep önüne bakıyordu. Bir ara başını kaldırıp “Allahım” diye bir feryâd etti. Onun bu sözüne dayanamayan câriye düşüp öldü. Câriyeyi getiren hizmetçi derhal geri dönüp olanlan halifeye anlattı. Halife yaptığına çok pişman oldu ve “İşte böyle, yapılmaması emredilen şeyi yapan, görülmemesini arzu ettiği şeyleri görür” diyerek kendini ayıpladı. Öyle bir zâtı yanıma çağırmam münâsip değildir deyip, kendisi Cüneyd’in (r.a.) yanma geldi ve “Ey Üstâd! Bu kadar güzel bir kadını yakmağa kalbin nasıl müsâade etti?” dedi. Hz. Cüneyd “Ey Mü’ minlerin emîri! Senin mü’min kullara olan şefkatin bu mudur ki, benim, kırk senedir uğraşarak, nefsimle mücâdele ve mücâhede ederek ve can çıkarırcasına ibâdet ederek kazandıklarımı bir anda yok edeceksin? Ben vasıta oldum. Aslında, sen yapma ki, sana yapmasınlar” buyurdu. Bu hâdiseden sonra Hz. Cüneyd-i Bağdâdî’nin büyüklüğü daha iyi anlaşıldı ve şâm her tarafa yayıldı Bir gün sohbetinde bulunanlardan bir kimse, kendisini imtihan için yanına geldi ve bir suâl sordu. Cüneyd (r.a.), “Bu suâle söz ile mi, yoksa ma’nevî olarak mı cevap verelim?” dedi. O kimse “İki şekilde de cevap ver” deyince, Hz. Cüneyd, “Keşke kendi kendini deneseydin. O zaman beni denemeye lüzum görmezdin Ma’nevî cevap istiyorsan şöyledir ki, sen böyle yapmakla artık bizim yolumuzdan ayrıldın. Bilmez misin ki Allahü teâlâmn dostlarını tecrübe etmeye, onlan yaralamağa senin gücün yetmez” buyurdu. Bunun üzerine hemen o kimsenin yüzü, sim-siyah olup, kalbinde bulunan bir parça yakîn de kayboldu. O kimse çok pişman olup yaptığına tövbe etti. Çok istıgfâr etti. Cüneyd (r.a \ yine de o kimseye merhamet edip tevecüh etti ve o kimsenin hâli bundan sonra daha düzgün oldu Bağdad’daki halife bir gün Ruveym bin Ahmed’e “Edebin noksandır” dedi. 1 2 4 Islâm âlimleri Ansiklopedisi I Ruveym cevâbında “Benim mi edebim noksandır? Ben Güneyd-i Bağdâdî ile yanm gün beraber olup sohbet ,ettim. Onunla yanm gün birlikte bulunan kimsede edebsizlik kalır mı?” dedi. Kelâm*ehlinden îbn-i Küllâb, bozuk fırkalar hakkında reddiyeler yazıyordu. Ba’ zı kimseler ona, tasavvuf ehlini de yazmasını söylediler. “Bunların reisleri kimdir?” diye sordu. Cüneyd-i Bağdâdî’dir (r.a.) dediler. îbn-i Küllâb Hz. Cüneyd’e birisini gönderip görüşlerinin ne olduğunu öğrenmesini söyledi. Cüneyd (r.a.) buna buyurdu ki, “Bizim yolumuz, bâkî olanı, fânî olandan ayırmak, bâkî olan için, fâidesi olmayan her şeyden uzak durmaktır/7 Bu cevap, îbn-i Küllâb*a gelince, “Bu nasıl bir şeydir ki, bizim bunu anlamamız dahi imkânsız” deyip, Hz. Cüneyd’in bulunduğu meclise gitti.* Ona tevhid hakkında bir suâl sordu. Hz. Cüıleyd’in verdiği cevaptan hayrette kalıp, “Bu cevâbı tekrarlar mısınız?” dedi. Cüneyd (r.aj daha değişik bir şekilde cevap verdi. îbn-i Küllâb’ın hayreti daha da artıp, “Bu cevâbıda tekrar edermisiniz?” dedi. Cüneyd (r.a.) bu sefer de daha başka bir şekilde cevap verdi. Ibn-i Küllâb söylediklerinizi kavnyabilmem, ezberliyebilmem imkânsız. Bâri bunları söyleyin de yazayım” de^di. Hz. Cüneyd, “Eğer, bütün bunları söyleyen, ben olsaydım yazdırırdım” buyurdu. Bunun üzerine Ibn-i Küllâb, Cüneyd’in (r.a.) büyüklüğünü kabûl ve O’na hayranlığını itiraf etti. Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinin bir talebesi vardı. Bütün iyilik ve faziletler dılda mevcuttu. Sonradan gelmesine rağmen Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri onu pek ziyâde seviyor, diğer talebeler ise bu hâli çekemiyorlardı. Talebelerinin bu hâli Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerine ma’lûm oldu. Talebelerinin eline birer tane kuş verdi ve buyurdu ki: “Her biriniz bu kuşlan kimse görmedik bir yerde boğazlayıp getirsin.” Hepsi de kendilerine verilen kuşlan aldılar, vanp ıssız bir mahalde boğazlayıp getirdiler. Yalnız o talebesi boğazlamadan getirdi. Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri; “ Niçin boğazlam adın?” buyurdu. “Hocam! Siz kuşları kimse gömmedik bir yerde boğazlayın demiştiniz. Ben ise bir ıssız yer bulamadım. Her yeri Allahü teâlâ görüyor” deyince Cüneyd-i Bağdâdî hazretleri buyurdu ki: “Arkadaşınızın firâsetini gördünüz mü?” Talebelerin hepsi de tövbe ettiler ve boyunlarını büküp, Cüneyd-i Bağdâdî hazretlerinden affedilmelerini dilediler: Ebû Amr isminde bir zât şöyle anlatıyor: “Bir sene hacca gidiyordum. Vedâlaşmak için Hz. Cüneyd’e uğradım. İhtiyâcım olmadığı halde, bereket olarak yanımda bulunması için’ kendilerinden bir dirhem borç istedim. Fakat yanlarında hiç paraları olmadığım da biliyordum. Bana bir müddet baktılar. Sonra cebinden bir dirhem çıkanp bana verdiler. Hacca gittim. Döneceğim zaman, Medîne-i münevverede aklıma geldi ki, Cüneyd’e (r.a.) bir yü2:ük alıp hediye götüreyim. Yüzüğü aldım. Bağdad’a döndüm. Hz. Cüneyd’in ziyâretine gittim, fakat yüzüğü evde unuttum. “Neyse, şimdi yüzükten hiç bahsetmem, sonra ziyâret ettiğimde yüzüğü takdim ederim” dedim. Ziyâret ettiğimde “Efendim! Hacca giderken sizden ödünç olarak aldığım bir dirhemi iâde etmek istiyorum” dedim. O da “Biz onu, Medîne-i münevvereden getirip de evde unuttuğunuz yüzük gibi unutmadık. O zaman hediye etmiştik” buyurdu. Çocuğu kaybolan bir kadın Cüneyd-i Bağdâdî’ye (r.a.) gelip çocuğunun bulunması için duâ talep etti. Hz. Cüneyd duâ etti. Çocuk bulundu. Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.) bir gece uyandı. Uyumak istiyor, uyuyamıyordu. Oturmak istiyor, oturamıyordu. Bir zaman sonra kapıyı açıp dış an çıktı. Baktı ki birisi üzerine bir aba örtmüş, büzülmüş vaziyette bekliyor. Hz. Cüneyd’i görünce başını kaldırdı ve *Ey efendim! Bu kadar bekletilir mi?” dedi. Cüneyd (r.a.) “Gece geç vakitte geldiniz” buyurdu. O kimse, “Kalblere hareket veren Allahü teâlâdan taleb ettim ki, sizin kalbiniz bana teveccüh etsin” dedi. Cüneyd (r.a.) “Ne istiyorsunuz?” diye sordu. O kimse, “Nefsin hastalığına ilâç yok mudur?” deyince, Hz. Cüneyd “Nefsin ilâcı, isteklerine muhalefet etmektir” buyurdu. Bunun üzerine o kimse, kendi kendine “Ey ahmak nefsim! Bunu ben sana kaç defa söyledim. Ama sen Cüneyd’ den (r.a.) duymayınca inanmadın” dedi. Bir kimse, Cüneyd-i Bağdâdî’ye (r.a.), “Bu zamanda hakîki kardeşlikler azaldı. Nerede o, Allah için yapılan kardeşlikler?” deyince, Cüneyd (r.a.): “Eğer senin sıkıntılarına katlanacak, ihtiyaçlannı giderecek birini anyorsan, bu zamanda öyle bir kar: deşi (arkadaşı) bulamazsın. Ama, kendisine Allah için yardım edeceğin, sıkmtılanna Allah nzâsı için katlanacağın bir kardeşlik istiyorsan böyleleri çoktur” buyurdu. Bir gün Sırrî-yi Sekatî hazretlerine sordular, “Derecesi hocasının derecesinden yüksek olar* talebe var mıdır?” Buyurdu ki: “Evet vardır. Cüneyd’in derecesi benden yüksektir.” Cüneyd-i Bağdâdî’ye, ‘‘Rızkımızı anyoruz” dediklerinde, “Nerede olduğunu biliyorsanız, orada arayınız?” buyurdu. “Allahü teâlâdan istiyoruz” dediklerinde, “ Eğer sizi unutmuş sanıyorsanız, hatırlatınız!” buyurdu. “Tevekkül ediyoruz, bakalım ne gönderecek?” dedikleCÜNEYD-I BAĞDÂDl “İyiliksever kimselerin hatâlarını bağışlayınız!” Hadîs-i şerîf İslâm âlimleri Ansiklopedisi 1 2 5 CÜNEYD-İ “Oruç tutanın ağız kokusu, Allahü teâlâ indinde misk kokusundan daha güzeldir ” Hadîs-i şerîf rinde, “im tihan ederek, deneyerek tevekkül etmek, îmânda şüphe bulunmasını gösterir” buyurdu. “O halde ne yapalım?” dediklerinde, “Emr ettiği için çalışmalı, nzk için üzülmemeli, tedbirlerin arkasında koşmamalıdır. Rızk için, Allahü teâlâmn verdiği söze güvenmelidir. Emrine uyarak çalışanı, rızkına ulaştırır” buyurdu. Ebû Muhammed Ceriri şöyle anlatıyor: “Ctineyd-i Bağdâdî (r.a.) hastalanmıştı. Vefâtından önce, ben başucunda bulunuyordum. Devamlı Kur’ân-ı kerîm okuyordu. Hatmi tamamlayıp tekrar başladı. Ben dedim ki, “Efendim zâten çok hâlsizsiniz. Kendinizi fazla yormasanız…” Bana, “Ey Ebû Muhammed! Şu anda bunlara benden daha çok ihtiyâcı olan kim vardır?” Bak işte vefâtım çok yaklaştı” buyurdu. Cüneyd-i Bağdâdî (r.a.), vefât edeceği zaman çok üzgündü. Talebeleri korkup, “Efendim! Bizim ümidimiz, sizin şefâatiniz bereketi ile kurtulmaktır. Sizin ise ızdırablı ve üzüntülü bir hâliniz var. Bu hâliniz bizim yüreğimizi parçalıyor” dediler. Bunlara cevâben: “Ey dostlarım! Ben, yetmiş senelik ibâdet ve tâatımdan ve sizlere üstâd olmak ile kazandıklarımın hepsini, bir kıl ile asılmış olduğunu ve rüzgâr esmesi ile bir tüy misâli sallandığını hissediyorum. Bilmiyorum ki, bu esen rüzgâr, red rüzgân mı, yoksa kabûl yeli midir?” buyurdu. Biraz sonra “Allah” diyerek rûhunu teslim etti. Cüneyd-i Bağdâdî’yi (r.a.) yıkayan kimse, mübârek gözlerinin içine su ulaştırabilmek için uğraştı ise de, mümkün olmadı. Gizliden bir ses duydu ki, “Kendini yorma! Cüneyd’in gözü Allahü teâlânm zikri ile kapanmıştır. O’nun dîdânnı görmeden açılmaz” diyordu. Yıkayan kimse, parmaklarını da açmak için çalıştı. Fakat “Kendisi açmayınca açılmaz” diye bir nidâ geldi. Mübârek vücûdu yıkandı, kefenlendi ve cenâze namazını oğlu kıldırdı. Cenâze namazında bulunanların sayısı sayılamıyacak kadar çoktu. Vefâtından sonra büyük zâtlardan biri kendisini rü’yâda görüp, “Münker ve Nekir’in suâllerine nasıl cevab verdin?” diye sordu. Hz. Cüneyd: “O iki melek bana gelip, “Men Rabbtike (Rabbin kim?) dediler. Ben “Allahü teâlâ benim rûhumu yaratıp “Elestü birabbiküm = Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” diye sorduğu zaman, ben “Evet, Sen bizim Rabbimizsin” cevâbını vermiştim. Sizin, şimdi tekrar sormanızın m a’nâsı nedir?” dedim. Ondan sonra beni bırakıp gittiler. Cüneyd-i Bağdâdî’yi (r.a.) rü’yâsmda gören bir başka zât ona, “Allahü teâlâ sana nasıl muamele eyledi?” diye sordu. Hz. Cüneyd “Yaşadığım hâllerin hepsi kayboldu. Yalnız bir gece vakti kıldığım iki rek’at namaz ımdâdıma yetiş ı* buyurdu. Ebû Ca’fer el-Haddâd diyor kı. I ğer akıl, bir insan olsaydı, Cüneyd-i Bağdâaî’ nin sûretinde ve şeklinde olurdu.’ Ebü’l-Kâsım Cüneyd-i Bağdâdî’uen (r.a.) bir kimse bir şey istese onu bos çevirmez, ona fâideli olmaya çalışırdı ve Ben Peygamber efendimiziıl güzel ahlâkına uymaya çalışıyorum” buyururdu Ali bin tbrâhim diyor ki, “Bir defa Khc’i Şüreyh’in sohbetinde bulundum. Konu* masının ve ifâdesinin güzelliğine hayran kaldım. Benim bu hayretimi görüne* bana, “Nasıl bu kadar güzel kon aşabildi ğimi, bu bilgilerin bana nereden geldiğ ri biliyor musun?” dedi. Ben de “Siz bilirsiniz efendim” dedim Bunun üzerine buyurdu ki, “Ben Cüneyd-i Bağdâdî’nin sohbetinae bulundum. Bütün bunlar onun bertke idir.” Alâüddevle diyor ki, “Birgün ( ûı yâ ı Bağdâdî’nin vaktiyle çile çekmiş oldu£u odaya girdim. Burada, bana fevkalâde zevk hâli hâsıl oldu. Sonra, Cüneyd mezarına gittim. Orada, önceki zevki bulcv madım. Sebebini hocama sordum. ‘ O zev k ler, Cüneyd sebebi ile mi hâsıl oldu?” deai “Evet” dedim. “Ömründe birkaç gün kal dığı yerde zevk hâsıl olduğuna göre, tene lerle birlikte bulunduğu bedeni yanım gidince, elbette daha çok zevk hâsıl o. mal lâzım gelir. Belki, mezarı başında baş*t£ şeyleri görerek, ona teveccühün evcilmiş olabilir” dedi. Cüneyd i Bağdâdî ye (r.a.) sordıiıcir “Hiç ibâdet ve tâat yapmadan ^arşılıksı olarak Allahü teâlâmn lütfuna kavuşma! mümkün müdür?” Cevâbında buyurd ı k1 “Zâten gelen bütün ni’metler biî4;ün ıynı ler, hep Allahü teâlâmn lütfudur. Bt V iua âciz ve zavallı olan insanların yaptı Har ibâdet ve tâatlerin, O’nun lütfü olan m metlere karşılık olması ne mümküAdır ” Hz. Cüneyd, dükkânına gınp K.apıy örter, içerde uzun süre namaz kılard Buyururdu ki, “Pazarda öyle kimse ianıyc rum ki, hergün üçyüz rek at namaz tu makta ve otuzbin teşbih okumaktadır. ’ Cüneyd-i Bağdâdî (r a.; buyurdu Vı “İnsanları Allahü teâlâmn s^vguım kavuşturacak yol, yalnız Muhammed cıie^ hisselâmın yoludur. Bundan bavka ola dinler, inançlar, rü’yâlar çıkmaz sokaktr tnsanı saâdete kavuşturmazlar. Kur’An kerîmin ahkâmım öğrenmiyen ve hadîs şeriflere uymayan kimse câhil ve gafildi Buna uymamalıdır.’: Cüneyd-i Bağdâdî’ye (r.a. “lev? nedir?” diye sordular. Cevâbında bu^ ard ki, “Şefkat ve merhamet kanatıanm (an kuşun yavrulannı koruyabilmek iv*n üze lerine kanatlarını germesi misâli) mahlüı lar üzerine, germen ve herkese kar 1 2 6 İslâm âlimleri Ansiklopedisi CÜNEYD-I BAĞDÂDÎ yumuşak davranmandır.” “Rabbim beni serbest bıraksa bir dilekte bulunmam. Kulun dilemesi olmaz. O’nun dilediğini yapardım.” “Her kim gördüğünden ibret almazsa, onun görmemezliği görmesinden üstündür.” “İbâdet etmek bakımından dünyânın bir saati, kıyâmetin bin senesinden daha iyidir. Zîrâ bu bir saatte, sâlih faydalı amel işlenebilir. Halbuki kıyâmetin o bin senesinde bir şey yapılamaz. O halde, ey mü’ min kardeşim! Vaktini boş şeylerle geçirme? Zamanının kıymetini bil ve en iyi şeyler için kullan! Namazlarını vaktinde kıl ki, kıyâmet günü pişman olmayasın! Çok büyük sevâba kavuşasın!” Kendisine gelip duâ talep edenlere Cüjıeyd-i Bağdadî hazretleri şöyle duâda bulunurdu: “Cenâb-ı Hak, kendisine kavuşturan şeylere kavuştursun! Cenâb-ı Hak zenginliğini kalbine koysun! Seni bütün kötülüklerden alıp, kendisiyle meşgûl kılsın! Sana büyük edep ihsân etsin! Kalbinden râzı olmıyacağı şeyi çıkarıp rızâsını koysun. Seni kendine yaran en güzel ve doğru yola iletsin.” , “İnşanı Allahü teâlâya kavuşturan yol, Peygamber efendimizin izinde bulunanların gittiği yoldur. Bu yola bütün kötü yollar kapalıdır.” • ^ “Bir kimse, Allahü teâlâya kavuşmak yolunda, milyonlarca sene sıdk ve ihlâs ile yürüse ve bir an geri dönse, kaybı kazancından fazladır.” s “İnsanın, Allahü teâlâya kavuşturan yolda yürümesi, Peygamber efendimize ve O’jıun (s.a.v.) hakîki vârisi olan büyük âlimlere tam tâbi ve teslim olmakla mümkündür. Şüphe çukuruga ve bid’at karanlığınla düşmüş olanlar bu yolda yürüyemezler.” “AJlahü teâlâmn ihsân ettiği n imetlerin çokluğunu göreceksin. Bir de, O’ na karşı yaptığın ibâdet ye tâatlardaki kusurlarını göreceksin. Bu iki görüş araâmda meydana gülen hâle hayâ denir.” “Kulluk, her an Allahü teâlâya muhtaç olduğunu bilmek ve O’nun Resûlüne (s.a.v.) tam tâbi olmaktır.” “Allahü teâlâ her şeyi kıymetli yaratmıştır, ama bir şeyi en kıymetli yaratmıştır. O da vakittir. Vakit zâyi olursa tekrar elde edilmesi mümkün değildir. Bunun için en kıymetli şey vakittir.” “Müslüman temiz toprağa benzer. Temiz toprağa her şey atılır. Ezilip, hakâret görür. Lâkin ondan hep güzel, temiz, faydalı şeyler çıkar.” “Bir zaman gönlümü kaybettim. “Yâ Rabbî! Gönlümü kaybettim. Bulamıyorum. Gönlümü bana iade et” diye duâ ettim. Bir ses duydum ki, “Ey Cüneyd! Biz senin gönlünü muhafaza ettik. Sen, bizimle olunca gönlünü niçin ararsın? Başkasıyla olmak mı isfersin?” diyordu.” “Rızâ, belâyı ni’met saymaktır.” “Tasavvuf, kalbi temizlemek ve her an Allahü teâlâ ile olmaktır.” “İhlâs; ameli, Allahü teâlâ için olmıyan karışık düşünce ve niyetlerden arındırmaktadır.” “Birbirlerine muhabbet ve dostlukları çok kuvvetli olan iki kardeştşn birinin, diğerinden az da olsa çekinmesi, mutlaka birinin kusuru sebebiyledir.” “Fakirlik, kimseden bir şey istememek ve kimseye itiraz etmemektir.” “Bir kimsenin havada bağdaş kurup oturduğunu görseniz, Ifclâmiyetin emir ve yasaklarına uymaktaki hassasiyetine bakınız. Eğer bu tam ise ona uyabilirsiniz. Eğer emir ve yasaklara uymakta (çok az da olsa) bir gevşekliği yarsa hemen ondan uzaklaşınız, çünkü zararı dokunur.” “Bir kimsede hilm (yumuşaklık), tevâzu (alçak gönüllülük), cömerdlik ve güzel ahlâk bulunursa bu dört haslet o kimsenin yüksek makamlara kavuşmasına sebep olabilir. Bunlar îmânın kemâlidir.” “Namazda kalbime dünyâ düşüncesi gelse, o namazı tekrar kılardım. İşin esası nefse uymamaktır.” “İlim, kendi haddini bilmek; tasavvuf, kalbi temizlemektir.” “Allahü teâlâdan gâfil olmak, ateşte olmaktan beterdir.” “Şükretmek, kendini bu ni’mete ehil ve lâyık görmemektir.” “Sabır, yüzü ekşitmeden, acıyı yudum yudum içine sindirmektir.”
CÜNEYD—I BAĞDÂDİ
Tarafından kozlu
Yorum yapılmamış
23 Nisan 2019 22:21
Related Posts
iphone 17 promax
19 Ekim 2025
İnsanlarla iletişimi Kestikten Sonra Zihnin Berraklaşır
05 Ekim 2025



