wiki

ZÜBDE-İ KÂİNAT KÂMİL İNSAN

İyi bilinmesi gereken bir mevzu vardır ki, o da “Kâmil
insan” meselesidir. Esasen ‘insan’ denen âlem, büyüklüğünün
derece ve nisbetini bilse, o yüceliği korumak için azami
gayret gösterir ve bu derece alçalmazdı. Allah (c.c.), ‘insan
sırrı’ nı anlayanlardan eylesin.
Bilelim ki, “Kâmil İnsan”, Abdulkerim Ciylî’nin dediği
gibi: “Hem Hakk’ın, hem de halkın mukabilidir”.
Kâmil insan, bütün âlemleri kendinde toplayan âlemdir.
İnsan, suret açısından küçük, mânâ açısından ise büyük bir
âlemdir. Cenab-ı Hakk’m sıfat ve esmâsmın tecellisinden
ibarettir. Bu sebeple onda hârikulâde hallerin görülmesi
tabiîdir. Meselâ, peygamberlerde mucizelerin, evliyâda kerametlerin
zuhuru bu sebeptendir. Onun için hem mucize
hem de keramet Allah’tan olunca, peygamber ve veliye
uluhiyet atfetmek küfrü gerektirir.
Nasıl ki, peygamber ve veliye uluhiyet atfetmek küfür
ise, onlarda zuhur eden mucize ve kerameti inkâr etmek de
küfürdür.
Kâmil insan bu âlemin ruhu, âlem de onun cesedidir.

  • 3 8 –
    Bu mânâda önde (yani birincilik makamında) her zaman
    Peygamberimiz vardır. Ondan sonra diğer peygamberler,
    sonra da mertebesine göre veliler gelir…
    Bu konuyu izah ederken şu hususu da ifade etmek
    lazımdır. Bu âlemde sırrını keşfedemediğimiz birçok âlemler
    vardır. ‘Gâib Âlemi’ denilen âlem de bunlardandır. İnsan,
    yaratılışı münasebetiyle bu âlemi de keşfetme ve yaşama
    kabiliyetine sahiptir.
    Bilinen bir gerçektir ki, âlem, madde ve mânâ olmak
    üzere iki âlem olarak yaratılmıştır. İnsan ise hem madde
    âlemini, hem de mânâ âlemini görüp duyabilecek ve hatta
    her ikisini de yaşayabilecek mahiyette yaratılmıştır. İnsanda
    madde âlemini algılayacak organlar ‘beşduyu’ dediğimiz
    organlardır. Bunlar kesinlikle maneviyat âlemini göstermez
    ve o âleme ait şahitlikte de bulunamazlar. İnsanın aynen
    bu madde âlemi gibi, mânâ cihetini gösteren (algılayan)
    manevi gözü ve kulağı vardır. O göz ve kulakla mâneviyat
    âlemini tanımak ve bilmek mümkün olamaz.
    Küfrü ve nifakı sebebiyle mânâ gözü ve kulağından
    mahrum olmuş insan, hakiki kör ve sağır olandır.
    Nitekim Kurân-ı Kerim: “Allah onların kalplerine,
    kulaklarına mühür vurmuştur. Gözlerinin üzerinde
    de bir perde vardır. Onlar için büyük bir azap vardır”
    32 meâlindeki âyetle bu gerçeği anlatmaktadır.
    Şimdi gerek kalb kulağı ve gerekse kalb gözünü kaybeden
    insandan, bu âlemleri görmesini beklemek mümkün
    değildir. İnsanın gerçekten insan olabilmesi için mâneviyat
    âlemine açılan kalb organlarını (mânevi cihazlarını) çalıştırması
    zaruridir.
    İnsan madde yönü ile hayvanları, mânâ yönü ile de
    melekleri temsil eder. Ancak o, ne melek ne de hayvandır.
    Maddî esaretten kurtulup mânâ âleminin zevkine ererse
    meleklerden üstün, maddeye esir olursa hayvanlardan da
    aşağı olur. A’râf suresinde; “……Onların kalbleri vardır.
    -39 –
    Fakat bu kalblerle gerçeği anlamazlar; gözleri vardır,
    onlarla görmezler; kulaldan vardır, fakat işitmezler.
    İşte bunlar hayvanlar gibidir; doğrusu daha
    sapık ve şaşkındırlar. Gafil olanlar da işte bunlardır”
    33 buyrulmaktadır.
    Özetle diyebiliriz ki, kâmil insan her iki âlemi de seyreden,
    keşfeden, bilen ve bildiren bir aynadır. Onun için bir
    kudsî hadiste, “Yere ve göğe sığmam, mü’min kulumun
    kalbine sığarım”.buyruldu. Kısacası o (kâmil insan), kalbi
    ile sonsuz bir âlemdir.
    Yaşayış ve idrakleri bakımından insanları üçe ayırmak
    gerekir:
  1. Yalnız hayvanî duyguları ile dünyada hayvanî bir
    hayat yaşayanlar,
    2 . Yalnız mânevî hayat yaşayanlar,
    3 . Maddî ve mânevî hayatı birleştirip, her ikisini de
    yaşayanlar.
    Âlemi değerlendirmede ve yaşamada en üstün hal
    üçüncü haldir. Ne dünyası için ahiretini, ne de ahireti için
    dünyasını terketmemiş insandır, kâmil insan. O, her ikisini
    de Allah için yaşayandır. Halk içinde Hak ile olmak, halk
    ile Hakk’ı unutmamak esastır. Bu hal, kâmil insanın halidir.
    Kâmil insan, Hakk’ın zatında yokluk içindedir. Ve o, her
    hali ile Hakk’ı zikirle meşguldür. Onun zikri hem hafî, hem
    cehrî ve hem de hâlîdir.
    İnsan-ı kâmil, insanları Hakk’a götürmekle de mükelleftir.
    Denilebilir ki, irşad, onların başta gelen görevidir. Onlar,
    irşad ettifti öğrencilerine yaşayışlarıyla örnektir. Kısaca
    onların dersi dil ile değil7hâl ilgdiL^
    İrşad ehli madem ki hali ile (yaşayışıyla) örnektir, o
    halde onun hem dünya, hem dç ahireti için çalışması örnek
    olmalıdır.
  • 4 0 –
    İnsan-ı kâmil, geçimi için başkalarına el-avuç açan insan
    değildir. Bilâkis bu vadide de himmetini insanlardan esirgemeyen
    insandır.
    İnsan-ı kâmilin vazifelerinden biri de bilgisizlik ile cahil
    kalmış insanlara, Hakk’ı tanıtıp kafaca ve ruhça insan
    yapmaktır.
    Nisa suresinin 75’inci âyet-i kerimesinde Yüce Rabb’imiz,
    “Bize kendi katından bir veli ver” ve yine En’am
    suresinin 90’mcı âyetinde, “Onlar Allah’ın hidayet ettiği
    kimselerdir; onların hidayetine uy” buyurarak
    insan-ı kâmilleri insanlara öğretmen kılmış, insanlar da
    onların öğrencileri olmuşlardır. Onlann bu mümtaz vazifelerinden
    dolayı, Allah indinde özel mertebeleri ve mevkileri
    vardır. Nitekim Yunus suresinin 62’nci âyet-i kerimesinde:
    “İyi bil ki, Allah’ın velilerine korku yoktur ve onlar
    üzülmeyeceklerdir, de” buyurulmaktadır. Cenab-ı Hak,
    bu kullarının işlerini gördüğüne dair de A’raf suresinin
    196’ncı âyet-i kerimesinde şöyle buyurmaktadır: “O, salihlerin
    işlerini görür”. •
    -41

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir