Home / wiki / EDEBİ SANATLAR

EDEBİ SANATLAR

EDEBİ SANATLAR; mânâ üzerinde oyunlar
yapıp, sözü güzelleştirme yolları. Edebî eserlerde
mânâ ve fikri daha iyi anlatmak, açıklamak, zevkle
okunmasını sağlamak ve ifâdeyi temin etmek
için yapılır.
Bir dildeki kelimelerin iki mânâsı vardır. Bunlara
hakîkî ve mecâzî mânâlar denir. Kelimelerin
her zaman öz mânâlarında kullanılması bilhassaedebî eserler için kusur sayılır. Ayrıca hakîkî mânâlar,
her zaman duygu ve düşünceleri, hayâlleri
anlatmaya yetmez. Bu yüzden edebî sanatlar bütün
dünyâ edebiyâtlarının her döneminde kullanılmıştır.
Türk edebiyâtında, bilhassa dîvân edebiyâtı
sanatkârları bu sanatlara yer vermiş, istedikleri
sanatı yapabilmek için husûsî gayret sarfetmişlerdir.
Son devir Türk edebiyâtında istisnâlar hâriç
söz sanatlarından vazgeçilmemiştir. Bir edebî
eseri zevkine vararak okumak ve yazarının anlatmak
istediğini tam anlayabilmek için diğer bilgilerin
yanısıra edebî sanatları da bilmek gerekir.
Edebî sanatlar, zihnî faaliyet mahsulü olmalan
dikkate alınarak; a) Heyecâna bağlı sanatlar, b)
Fikre bağlı sanatlar şeklinde smıflandırılabileceği
gibi, bir ifâde içinde yaptıkları vazîfe temel
alınarak da 1) Mecazlar, 2) Mânâya âit sanatlar, 3)
Söze âit sanatlar şeklinde de gruplandırılabilir/
Bu ikinci gruplandırmaya göre mecazlar bölümünde
teşbih, istiâre, mecaz-ı mürsel, kinâye,
ta’riz, teşhis ve intak, tecâhül-i ârif, hüsn-i ta’lil,
mübâlağa ve tezat yer alır.
Mânâya âit sanatlar arasında, tenâsüb ve îhâmı
tenâsüb, leff ü neşr, terdid, aks, tekrir, nidâ, rücû,
kat’, sehl-i mümtenî, istifhâm, muammâ-lügaz
iltifât, irsâl-i mesel, tazmin ve iktibas gibi sanatlar
vardır.
Söze âit sanatlar grubunda da; iştikak, kalb, iâde,
îcâz, cinas, tersî, seci, aliterasyon sayılabilir.
Edebî sanatların en çok kullanılanları şunlardır:
Teşbih (benzetme): Aralarında benzerlik bulunan
iki şeyden zayıf olanı kuvvetli olana benzetmeye
denir. Edebiyâtta çokça kullanılır. Bir
teşbihde en az iki, en çok dört unsur bulunur. Bunlardan
benzeyen ile kendisine benzetilen esas unsurlar
(öğeler) olup, benzetme edatı ile benzetme
yönü yardımcı unsurlardır. Öğe sayılarına göre
teşbihler, unsurların hepsi ile yapılan tam teşbih,
esas unsurlarla yapılan beliğ teşbih, benzetme yönü
söylenmeden yapılan mücmel teşbih, benzetme
edatı söylenmeden yapılan müekked teşbih denilen
kısımlara ayrılır.
Tam teşbihe misâl:
Mehmetçik cesâret ve kahramanlıkta aslan gibidir.
B
enzeyen: Mehmetçik
Kendisine benzetilen: Aslan
Benzetme yönü: Cesâret ve kahramanlık
Benzetme edatı: Gibi
Beliğ teşbihe misâl: s*
Mehmetçik aslandır.
Benzeyen: Mehmetçik
Kendisine benzetilen: AslanMücmel teşbihe misâl:
Mehmetçik Aslan gibidir.
Benzeyen: Mehmetçik
Kendisine benzetilen: Aslan
Benzetme edatı: Gibi
Müekked teşbihe misâl:
Mehmetçik cesâret ve kahramanlıkta aslandır:
Benzeyen: Mehmetçik
Kendisine benzetilen: Aslan
Benzetme yönü: Cesaret ve kahramanlık
İstiâre: Benzetme, yalnız benzeyen veya kendisine
benzetilenle yapılırsa istiâre sanatı ortaya çıkar.
Bu da kendisine benzetilenle yapılıyorsa açık
istiâre, yalnız benzeyenle yapılıyorsa kapalı istiâre
olmak üzere ikiye ayrılır:
Açık istiâreye misâl:
Ağaçlar sonbaharda elbiselerini soyunur.
Kendisine benzetilen: Elbiseler
Bu cümlede “elbiseler” kelimesi “yapraklar”
yerine kullanılmıştır.
Kapalı istiâreye misal:
… dönerken inleyen tekerlekler.
Benzeyen: Tekerlekler
Burada tekerleklerin dönerken çıkardığı sesler,
hasta bir insanın inlemesine benzetilmiştir.
* Mecâz-ı mürsel: Benzetme maksadı gütmeden
bir kelime veya ibâreyi öz mânâlarında kullanılmayacak
şekilde ifâde etmeye denir.
Misâl: “Derse girildi.” denildiğinde, ders söylenip,
dersin yapıldığı yer olan dershâne kastedilmiştir.
Yine “Ateşi yak.” sözüyle, kömür odun
vb. gibi şeylerin yakılmasının kasdedilmesi de
mecâz-ı mürseldir.
Kinâye: Hem hakîkî, hem mecaz mânâsı anlaşılabilen
sözdür. Biri için “Açıkgöz” denildiğinde,
hakîkat mânâsı olan, o kimsenin gözünün
açık olduğu anlaşıldığı gibi, mecaz mânâsı olan zekî
ve becerikli olduğu da anlaşılır. Bu sözde kasdedilen
mecâzî mânâdır.
Ta’riz: Bir sözün anlaşılan mânâsının tam tersini
kastetmektir:
Misâl:
Tersinden Öğüt
Her nere gidersen eyle talanı,
Öyle yap ki ağlatasın güleni,
Bir saatta söyle yüzbin yalanı,
El, bir doğru söz seylerse inanma.
Yusufelili Huzûrî
Şâir bu kıt’anın her mısrâsmda ta’riz sanatı
yapmış, asıl söylemek istediğinin tam tersini ifâde
etmiştir.Teşhis ve İntak: Teşhis, insan olmayan varlıklara
insanların yaptığı işleri mecâzî olarak yaptırma;
intak da bu varlıkları söyletme, konuşturma
sanatıdır.
Misâl:
Testi ile Güğüm
Güğüm bir gün testiye,
“Yola çıkalım” dedi.
Testi “Korkarım” dedi.
Evde kalmak istedi.
Çünkü onu en küçük,
Bir vuruş hemen kırar.
Güğüme, boynu bükük,
Dedi ki “Hakkınız var.”
“Sizin deriniz benden,
Çok daha fazla sağlam.
Siz gidiniz fakat ben,
Size yoldaş olamam.”
Burada testi ve güğüm gibi iki varlık, insanlar
gibi davrandırılarak teşhis, konuşturularak da intak
sanatı yapılmıştır.
Tecâhül-i Ârif: Bilinen bir şeyi bilmiyormuş
gibi görünerek yapılan sanata denir. Çeşitli sebeplerle
doğrudan doğruya söylenmek istenmeyen
bir söz bu şekildeki ifâde ile daha etkili olur.
Ayrıca nükte yapmak için de çok sık kullanılır.
Misâl:
Beli bükülmüş bir ihtiyar bir gün yolda oturmuş,
dinleniyormuş. Onun böyle yere eğilmiş gibi
duruşunu anlamamazlığa gelen bir genç; “Ne o
efendi baba, bir şey mi arıyorsun?” diye sormuş,
îhtiyâr, gencin bu ta’rizini anlamamış görünerek;
“Evet oğlum, gençliğimi kaybettim. Onu arıyorum.”
diye cevap vermiş.
Burada ihtiyânn cevâbında tecâhül-i ârif sanatı
yapılmıştır.
Hüsn-i taiil: Bir olaym meydana gelişini gerçek
sebebinden farklı olarak hayâlî ve daha güzel
bir sebebe bağlama sanatına denir. Bilhassa divan
şâirleri tarafından çok sevilir.
Misâl:
Su Kasîdesi’nden
Hâk-i pâyine yetem der ömrlerdir muttasıl
Başını taştan taşa vurup gezer âvâre sû
Fuzûlî
(Su, hazret-i Peygamberin ayağını bastığı toprağa
kavuşmak için, ömür boyu başını taştan taşa
vurarak gezmektedir.)
Bu beyitte, suların taşlar arasında sağa sola
çarparak akıp gitmesi hâdisesi normaldir. Fakat şâir
onun akışını, Peygamber efendimize (sallallahü
aleyhi ve sellem) duyduğu çok büyük aşk ve haskavuşabilmek
için bir çırpınış sebebine bağlayarak
hüsn-i ta’lil sanatı yapmıştır.
Mübâlağa: Övmek veya yermek için bir husûsun
abartılarak söylenmesi sanatıdır. Duygu ve
düşünceler bu sanatla kuvvetlendirilmek istenir.
Ancak, zevk ve incelikten mahrum, kaba ve hoş olmayan
ölçüsüz çeşitleri, ters etki bırakır ve sevilmez.
Misâl:
Öyle zaîf kıl tenimi firkatinden kim
Vaslma mümkün ola yetürmek sabâ beni
Fuzûlî
(Ayrılığınla vücûdumu öyle zayıflat (saman
çöpü gibi et) ki, sabah rüzgârının beni sana ulaştırması
mümkün olsun.)
İnsan, ne kadar zayıflarsa zayıflasın, hafif
esen sabah rüzgârının onu havalandırıp bir yere götürmesi
düşünülemez. Böyle olmasına rağmen,
beyitte vücûdun rüzgârın götürebileceği kadar zayıflamasının
istenmesi mübâlağadır.
Tezad: Aralarındaki bir alâkadan dolayı birbirine
zıd mânâları, bir ifâdede toplamaktır.
“Bir evde ayş ü şâdî bir evde ye’s ü mâtem”
mısrâında sevinç ve neşe mânâsına olan ayş ü şâdî
ile ye’s ü mâtem mânâca birbirine zıd olup, aralarında
tezat sanatı meydana gelmiştir.
Tenâsüb: Mânâca birbirine uygun kelimeleri
bir arada zikretmektir. Divan edebiyâtında çok
kullanılan bu sanata “mürâât-ı nazîr”, “telfik ve tevfik”
gibi isimler de verilir.
Misâl:
Siper et sînemi, gel hançer-i âzâra gönül
Böyledir resm-i mahabbet buna yok çâre gönül
beytinde siper, sîne, hançer-i âzâr kelimelerinin birbirine
fikir ve mânâca uygunluğu netîcesinde tenâsüb
sanatı ortaya çıkmıştır. Ayrıca aşağıdaki
beyit de ihâm-ı tenâsüp için iyi bir örnek teşkîl
eder. îhâm-ı tenâsüpte kullanılan kelimelerin başka
mânâları da olabilir.
Pek uçurma bildiğim kuştur benim bâğbân
Bülbülün gülzâr-ı âlemde hezârm görmüşüz
Nâbi Efendi
Burada “uçurma” ile “kuş” ve “bülbül” ile “hezâr”
kelimeleri ayrıca başka anlamlar ifâde ederler.
“Uçurma” kelimesinde kuş uçurmanın dışında
“yüksekten atma, mübâlağa etıtıe”, “hezâr” kelimesinde
ise “bin” mânâsının dışında “bülbül” mânâsı
ile karşılaşılır. Böylece îhâm-ı tenâsüp yapılmış
demektir.
Gerçekte mânâ;
“Bahçıvan; bildiğim o kuşu pek fazla uçurma.
Biz âlemin gül bahçesinde bülbülün binlercesini
görmüşüz.” demektir.Beyitte geçen kuş, bülbül ve uçurma kelimeleri
kendi aralarında; gülzâr (gülbahçesi) ve bağbân
(bahçıvan) kelimeleri de gene aralarında mânâ
yönünden ilgili olduklarından tenâsüp sanatı
vardır.
Tevriye: Yakın ve uzak olmak üzere iki mânâsı
olan bir sözün bir nükteden dolayı uzak mânâsının
kastedilmesidir.
Sordum didiler ahbâb
Semt-i vefâda doğru yoldadır
Semt-i vefâ, yakın mânâsıyla yârin bulunduğu
yeri, uzak mânâsiyle, sâdık ve vefâkar olduğunu
ifâde eder. Yine doğru yoldadır, sözünün yakın
mânâsı yârin evinin semtinde dosdoğru yol üzerinde
olduğuna, uzak mânâsı ise, sevgilinin iffet sâhibi
olduğunu gösterir. Şâir her ikisini de uzak
mânâları ile kullanmıştır.
Tekrir: Mânâya güç kazandırmak maksadıyla
bir veya birkaç kelimenin ısrarla tekrar edilmesidir.
Misâl:
Esselâm ey zât-ı pâk-ı Mustafâ’
Esselâm ey nûr-ı îmân esselâm
Esselâm ey sâhib-i lütf ü kerem
Esselâm ey kân-ı ihsân esselâm
Necâtî
Şâir, Hazret-i Peygamber için yazdığı bu şiirinde
esselâm kelimesini devamlı tekrar ederek
tekrir sanatı yapmıştır.
Rücû: Önceden söylenen fikri sonra reddediyor
veya değiştiriyor görünerek aslında onu kuvvetlendirme
sanatıdır.
Misâl:
Makber, makber değil bir türbe
Abdülhak Hâmid
Şâir bu sözüyle, mezâr mânâsına gelen makberi
reddediyor görünerek gene mezâr olan, fakat
husûsî şekilde saygı gösterilen mezarların ortak ismi
olan türbe kelimesini söyleyerek ilk sözünü
kuvvetlendiriyor ve rücû sanatı yapıyor.
Kat1 (kesme): Üslûbun daha etkili olması için
sözü okuyucunun sonunu tahmin edebileceği bir
yerde kesmeye kat’ denir.
Misâl:
Birinde rüyâ tadı;
Biri kan içen cadı.
İkisinin de adı;
Ömürden bir gün… heyhât…
Enis Behiç Koryürek
İstifham: Üslûbun daha etkili olması için sözü
soru şeklinde düzenlemeye istifham denir.Misâl:
Sormayın; Kays ile Leylâ neyidi.
Biri mecnûn, biri mecnûneyidi.
Ârif Nihat Asya
Nidâ (ünlem): Dikkat çekme ve heyecan bildirmek
için başvurulur. “Ey, oy, vay, hey…” gibi kelimeler
ve noktalamada (!) işâreti ile gösterilir.
Misâl:
Sabah Ezânı
“Uyan!” diyen o güzel
Nidâya aç odanı
Açıp, güzelliği en
Güzel çağında tanı;
Vakit ki seher vakti,
Ezân sabâh ezânı!
Uyan ey ârif, uyan;
Uyar uyuklayanı,
Ki yerlerle gök-şimdi-
Ezânlarm vatanı:
Vakit ki seher vakti,
Ezân sabâh ezânı!!
Ârif Nihat Asya
Sehl-i mümtenî: İlk bakışta yapılması kolay
görünen, denendiği zaman güçlüğü anlaşılan ve
benzeri yapılamayan sâde üslûplu eserleri teşekkül
ettiren sanata sehl-i mümtenî denir. Bu sanatla
yazılan eserlerin dili sâde ve sanatsız olduğu için
aynı değerde eserin yazılabileceği sanılır. Fakat denendiği
zaman benzerinin bile çok zor olduğu anlaşılır.
Bu sanatla yazılmış en meşhur eser Süleymân
Çelebi’nin Mevlid’idir.
Misâl:
Mevlid’den
Allah adın, zikredelim evvelâ
Vâcib oldur, cümle işde her kula
Allah âdın her kim ol evvel ana
Her işi âsân eder Allah ana
Allah adı olsa her işin önü
Her giz ebter olmaya anın sonu
Süleymân Çelebi
Telmih: Söz arasında herkes tarafından bilinen
bir olayın, adını kahramanı veya yerini söyleyerek
olayın tamâmını hatırlatmaya telmih denir.
Misâl:
İlâhî
Ey dost senin yoluna
Cânım vereyin Mevlâ
Aşkını komayayın
Od’a gireyin Mevlâ
Yûnus EmreYûnus Emre “Od’a gireyin” sözü ile İbrâhim
Peygamberin aleyhisselâm ateşe atılması olayını
hatırlatıyor. Böylece telmih sanatı ortaya çıkıyor.
Muammâ-lügaz: Edebiy âtta manzum bilmece
demektir. Edebiyâtımızda başlı başına bir şekil
olarak görünür. Anonim halk edebiyâtındaki bilmeceler
sorulu-cevaplı veya yalnız soru şeklinde
düzenlenen söz ve zekâ oyunlarına dayalı bir nazım
şeklidir. (Bkz. Bilmece)
Misâl:
Tren gelir İS diye
Makinist vurur TAN diye
Kömürcü küreği kaybetmiş
Kondüktör bağırır BUL diye
Bu dörtlükte bilmece şeklinde verilen “İstanbul”
kelimesidir.
İrsâl-i mesel: Yazılı ve sözlü anlatımlarda
atasözü ve vecize kullanmaya denir.
Misâl: ^
Affeyleyelim belki bilmez
“Bir sürçen atın başı kesilmez”
Şeyh Gâlip
Tazmin: Nazımda başkasına âit bir şiir parçasını
kullanmaya denir.
Misâl:
Bir devri lânetiyle boğan şâirin “Sis”i
Vicdân ve rûh elemlerinin en zehirlisi.
Hülyâma bir ezâ gibi aksetti bir daha
’’-Örtün. Müebbeden uyu. Ey şehr!…” o bedduâ;
Hayır, bu hâl uzun sürmez, sen yakındasın,
Sıyrıl beyâz karanlık içinden, pırıl pırıl
Berraklığında bilme nedir, hafta, ay ve yıl.
Yahyâ Kemal Bey atlı
Şâir şiirinde Tevfik Fikret’in “Sis” şiirinin
ismine ve aynı şiirden”-Örtün. Müebbeden uyu.
Ey şehr!…” ifâdesine yer vermiş; böylece bir
yandan cevap verirken, diğer yandan da tazmin
yapmıştır.
İktibas: Mânâyı kuvvetlendirmek ve sözü
süslemek için şiir veya nesre, âyet-i kerîme ve
hadîs-i şerîften birini katmaktır. İktibas müstahsen
(güzel görülen) ve müstehcen (kötü görülen) olmak
üzere ikiye ayrılır.
Müstahsen iktibâs: Şiir veya nesir ile alman
âyet-i kerîme ve hadîs-i şerîf arasında uygun düşmeyen,
mânâsı okuyucu ve dinleyici üzerinde hoş
bir tesir bırakan iktibastır.
Bu kadar cürmü seyrettim ki
Rahmet ümmîdimin budur sebebi
Ki buyurmuş Hüdâyı azze ve celi
“Sebakat rahmeti alâ gadabî”Son mısra; “Rahmetim gadâbımı geçmiştir.”
meâlindeki hadîs-i kudsîdir.
Müstehcen iktibâs: İslâm âdâbına uymayan
bir ibârede, âyet-i kerîme ve hadîs-i şerifin alınması
kötü sayılmıştır.
Aks: Bir terkib, cümle veya mısrânm son kısmını
başa, baş kısmını sona getirmek sûretiyle
başka bir terkib, cümle veya mısrâ teşkif etmektir.
Misâl: Âdât-us-Sâdât isim tamlamasında, iki
taraf arasında akis yapılarak, “Âdât-us-Sâdât Sâdâtül
âdât” (Büyüklerin âdetleri, âdetlerin büyüğüdür.)
cümlesi meydana gelmiştir. “Kelâm-ı kibâr,
kibâr-ı kelâmdır.” da aksın bu kısmına misâldir.
Her düzün bir yokuşu, her yokuşun bir düzü
var, mısraı ile:
Tahsîl-i hüner vakti, hengam-ı civânîdir.
Hengâm-ı civânîdir, tahsîl-i hüner vakti
beyti de mısranın tekrarı ile olan akse misâldir.
İştikak: Aynı kökten türetilmiş kelimeleri bir
arada kullanmaya denir.
Misâl:
Zulmü alkışlayamam zâlimi aslâ sevemem
Gelenin keyfi için geçmişe kalkıp sövemem
M. Akif Ersoy
“Zâlim” kelimesi “zulm” kökünden türetilmiş
ve ikisi bir mısrada kullanılmıştır.
İâde: Her beytin son kelimesini bir sonraki
beytin ilk kelimesi olacak şekilde kullanmaya denir.
Misâl:
Defter-i a’mâlümün hattı hatâdandır siyâh
Kan döker çeşmim hayâl ettikçe hevl-i mahşeri
Mahşeri eşküm virür seylâba ger rûz-i cezâ
Olmasa makbûl-ı dergâhın sirişküm gevheri
Gevheridür aşk bahrınun Fuzûlî âb-ı çeşm
Lîk bir gevher ki lutf-ı Hak anadur müşteri
Fuzûlî
îcâz: Az sözle çok duygu ve düşünce anlatmaya
denir. Her kişinin, her sanatkârın kolaylıkla
yapabileceği şey değildir. İnsanlar tarafından
benzeri hiç söylenemeyen misâlleri de vardır. Bunlar
Kur’ân-ı kerîmin bütün âyetleridir. Hadîs-i şerifler
gibi de hiçbir kimse söyleyememiştir. Bu
sanatta mânâ derinliği vardır.
Misâller:
Halk içinde mu’teber bir nesne yok devlet gibi
Olmaya devlet cihânda bir nefes sıhhat gibi
Kânûnî Sultan Süleymân
Avâzeyi bu âleme Dâvûd gibi sal
Bâkî kalan bu kubbede bir hoş sadâ imiş
BâkîMurâât-ı nazîr: Fikrî bir sebepten, mâhiyetlerindeki
bir husûsiyetten dolayı, mânâları arasında
bir ilgi bulunan kelimelerin aynı ifâdede
toplanmasıdır. Buna cemiyyet, tenâsüb, telfik, tevfik,
itilâf da denir.
Siper it sîneni gel hançer-i âzâra gönül
B öyledir, resm-i mahabbet buna yok çâre gönül
Burada, siper ile hançer arasında fikrî bir alâka
vardır. Saplanmak istenen hançere karşı siper lâzım
geldiği gibi, siper de hançer ve benzerlerine
karşı korunmak için kullanılır.
İstihdam: İki mânâsı olan bir sözün kendisiyle
bir mânâsını, zamiriyle diğer mânâsını ifâde etmek
sanatıdır. Bu târif Arap edebiyâtı kitaplarına göredir.
Muallim Nâci bunu, Türk dili şîvesine aykırı
görüyor, yerine; bir sözü, delâlet ettiği iki mânâyı
birlikte kast ile herbirini uygun yöne sarf etmek
şeklinde bir târif yapıyor.
Ayağa düş dilersen, başa çıkma
Anınla başa çıkar câm-ı sahbâ
beytinde ilk mısrâda ayak, insan uzvudur. İkinci
mısrâda bu kelime “anınla” zamiri ile temsil ediliyor;
burada da kadeh mânâsına geliyor. Muallim
Nâci târifine şu misâli veriyor:
Bahar erdi, açıldı sevdiğim hem fasl-ı dey,
hem gül.
Bu mısrada açıldı kelimesi, hem kış mânâsına gelen
dey’e hem de gül’e âit açılmayı ifâde ediyor. Birincisinde
uzaklaştı, İkincisinde çiçek açıldı mânâsına
geliyor.
Cinas: Nazımda sesleri (yazılışları) aynı, mânâları
ayrı en az iki kelimeyi kâfiye olacak şekilde
kullanmaya denir.
Misâller:
Varı yok, yoğu var iden “Ol” durur,
Dünyâda her olanı “Ol”, oldurur.
Her nefeste eyledik yüz bin günâh
Bir günâha etmedik hiç bir gün âh
Süleymân Çelebi
Kara gözler, kara gözler
Kararmış kara gözler
Gemim deryâda kaldı /
Yelkenim kara gözler
Anonim Halk Edebiyâtı
Secî: Cümle ve cümleciklerdeki kelimelerden
birini, bir kaçını veya tamâmını kâfiye teşkil
edecek şekilde tertiplemeye denir.
Misâl:
Hak tebâreke ve teâlâ, nitekim ânın dînini müebbed
ve şer’ini muhalled ve milletini haşre dek
dayim ve ümmetini kıyâmete değin kâyim eyledi.
Sinan PaşaAlliterasyon: Bir ibârede belirli ses ve hecelerin
tekrarlanmasına denir. Böylece âhenkli bir
söyleyiş meydana getirir.
Misâl:
Dest-bûsî arzûsuyla ölürsem dûstlar
Kûze eylen toprağım sunun anınla yâre su
Fuzûlî
bu beyitte 7 defâ “s” sesi, 8 defâ “u” ve 5 defa “1”
2 defâ “t” sesleri tekrarlanmıştır.
Celâleddîn-i Rûmî’den dehen tolup olup pür fen
Bilüp ahbâr-ı ahbârı tolı esrâr-ı dîdâram
beytinde de aynı durum vardır ve sesler aşağıda görüldüğü
gibi tekrar edilmiştir:
C(l), e(6), 1(6), a(8), d(5), i(5), r(7), u(2), m(2),
d(6), n(4), h(3), t(2), o(3), p(4), ü(2), f(l), b(3),
ı(3), s(l).
Bir diğer beyitteki alliterasyon sanatı da şöyledir:
Aman ya Rabbi el-amân ne müşkülmüş âhir zamân
İki yüzlüler çoğaldı pek azaldı namaz kılan
a(15), m(6), n(6), y(2), r(3), b(2), i(4), e(4), 1(7),
ü(5), ş(2), k(2), h(l), z(4), ç(l), o(l), d(2), ı(3), p(l).

Cevap bırakın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir